Yiğit Güralp
Yaratıcı Yapımcı, Yazar

Sinemamızda sınırları aşan bir hikaye anlatıcısı: Çağan Irmak!

Seyircimizin sevgiyle bağrına bastığı hikaye anlatıcılarımızdan Çağan Irmak, bugünlerde tatlı bir heyecan yaşıyor. Çoğumuzun 2010’lara veda ederken; bu son on yıla damgasını vuran filmler, şarkılar, olaylar listesi yaptığı bu günlerde, 2000’li yılların finaline damgasını vuran “Issız Adam” filmi tam 11 yıl sonra Yunanistan’da yeniden beyazperdeye uyarlandı. Sevgili Çağan Irmak geçtiğimiz ay filmden karelerle birlikte bu sürprizi ilk haber verdiğinde çok heyecanlanmıştım. İlk söylediğim de “Ben böyle hissettiysem seni düşünemiyorum bile” olmuştu. Filmin yaratıcısı Çağan Irmak ve yapımcısı Mustafa Oğuz, 16 Aralık gecesi Atina’da gerçekleşen galanın da onur konuklarıydı. İşte Çağan Irmak’la gala dönüşü ayağının tozuyla; “Issız Adam”a ev sahipliği yapan Beyoğlu ve Cihangir sokaklarında tüm re-make sürecine ve daha fazlasına dair dostça bir söyleşi gerçekleştirdik. SINIRLARI AŞAN BİR HİKAYE ANLATICISI: ÇAĞAN IRMAK Güney Ege’de yaşamaya başladın birkaç yıldır. Yunanistan “Huu komşum” diye seslenecek kadar yakın. Karşı komşuya kahve içmeye gider gibi gelmedi mi Yunanistan’da galaya gitmek? Neler hissettin gösterim öncesi ve yolculuk boyunca? Benim karşı komşuyla ilişkim zaten çocukluktan beri var. “Dedemin İnsanları”nda dedemin gerçek hayat hikayesini anlattığımdan beri var. Mesela herkes “Babam Ve Oğlum”un gerçek hayat hikayem olduğunu zanneder ama değil. Kendi hayatıma en yakın ve hatta birebir bile diyebileceğim asıl hikaye “Dedemin İnsanları”. O zamanlardan beri kurulmaya başladı bu ilişkiler. Filmin re-make’ini yapmaları da uzun zamandır dizilmeye başlayan bu taşların artık yerine oturmaya başlaması gibi geldi bana. Bu yüzden bir iç tebessümüyle izledim bütün bu süreci. Söylediğin gibi, suyun karşı yakası ile ilgili bu ilk maceran değil. Bugün “Issız Adam”ın uyarlanması da tesadüf gelmiyor bana, dikkatlice anımsarsak adım adım gelinen bir nokta aslında. “Babam ve Oğlum” ile “Ulak” filmlerinde Yunan bir müzisyene emanet etmiştin filmlerin müziklerini. Eminim o soundtrack albümler orada da yayınlanmıştır ve müziğin etkisiyle o filmler de merak uyandırıp sıkça izlenmiştir. Sonra “Dedemin İnsanları” var. Bunlar evrensel de filmlerdi bana göre. Özellikle “Dedemin İnsanları” neler hissettirmiş Balkanlardaki insanlara? Hiç unutamadığın mesajlar, yorumlar var mı? Var ama o kadar çok ki. Bütün bir gün anlatabilirim. Ama benim için en unutulmaz olanı; Yiğit Özşener ile gittiğimiz Girit’teki yani filmin bir anlamda kendi toprağında yapılan “Dedemin İnsanları” galaları. İki büyük açık hava sinemasında yapıldı, biri kale içinde dev bir perde kurularak ve Girit’deki neredeyse bütün insanların geldiği bir gala oldu. İnsanlar artık duvarlara tırmanıp oturmuştu, her yerdelerdi, “Cinema Paradiso” filmi gibiydi, bir tek boş alan yoktu ve tüm Yunanlı seyirci ağlıyordu. O anlarda Yiğit’le biz birbirimize bakıp “Bu yaşadığımız gerçek mi, biz neyin ortasındayız şu an” dedik. O geceyi o dönem sosyal medyamdan da paylaşmıştım. Dedemin çıktığı topraklarda, o mübadillerin torunlarının filmi izlerken ki duygularını, biri Resmo’da diğeri Hanya’daki o iki galayı hayatımın sonuna kadar unutamayacağım. Yeniden “Issız Adam”a dönelim. Bu noktada sen de izin verirsen biraz bu uyarlamayı neden önemsediğimden söz etmek istiyorum. Mesela “Ayla” filmimi yapmak için en önemli sebeplerimden biri; “kendi ülkemizde hikaye bitmiş gibi herkesin Güney Kore ve Hindistan uyarlaması yapmaya başlaması” idi. Evet bir iki uyarlama yapılabilir ama ülkenin tümüyle uyarlamaya dönmesi başka bir anlama geliyor. Biliyorsun, bir coğrafyada yaşamış insan sayısı kadar çok hikaye vardır, sürekli uyarlama yapan bir ülke sadece hikaye anlatıcılarımızı yeteneksiz bulmakla kalmıyor, o coğrafyadaki insanlara da “hiç yaşamıyor, hiç hikayesi yok” muamelesi yapıyor. Bu can sıkıcı ortamda bizden bir hikayenin farklı bir ülkede uyarlanmasını bu yüzden de çok ama çok önemsiyorum. Bu süreç nasıl başladı, nasıl işledi. Sürecin aktörlerinden de söz eder misin, o insanlarla da gurur duyalım, teşekkür etmiş olalım. Aslında “Village Roadshow Pictures” bu filmin haklarını “Issız Adam” Yunanistan’da ilk gösterime girdiği sene aldı. Çünkü Yunanistan’da tatmin edici bir gişe dönüşü olmuş. Oradaki eleştirmenler filmi çok beğenmiş ve Yunanistan’ın bize görece az sayıdaki nüfusunda ne kadar sinema seyircisi varsa hemen hepsi filmi seyretmiş. Öyle bir ilgi yani. Ben de oradaki galasına gitmiştim yıllar önce. Hemen o dönem satın almışlardı. Çok güzel. O halde kendi versiyonunu da seyirciyle izleme imkanın olmuştu. Oldu. Hatta senin de söz ettiğin Evanthia da geldi. “Babam ve Oğlum” ile “Ulak” da beraber çalıştığımız müzisyen. “Nadide Hayat” filmimde de beraber çalıştık. Oradaki tüm arkadaşlarım gelmişti. Elli Paspala geldi çok önemli bir solisttir. Biz sanki bir aile meclisinde gibi seyretmiştik filmi. Film bitince de Mustafa Oğuz, “Çağan çok beğenildi film, re-make yapmak istiyorlar” dedi. Daha o gece. Ben de “çok sevinirim” dedim. "Tamamen değiştirseler keşke, ben de onların gözünden bir 'Issız Adam' izlesem" dedim. Fakat ekonomik kriz izin vermedi uzun zamandır. Çok ağır bir kriz yaşadılar biliyorsun. Nihayet toparlanıp ancak bu sene filmi çekebildiler. Çok büyük bir keyifle seyrettim. Uyarlamanın ismi nedir? Sen “Ada” ve “Adam” kelimeleriyle zekice dans ederek bir başlık seçmiştin hikayene. Onlar nasıl bir isim seçtiler, ne anlama geliyor? Açıkçası “Issız Adam”ın ismini o dönem birkaç kişi beraber bulmuştuk. Film İngiltere’de de vizyona girmişti. Aslında film bütün dünyada vizyona girdi, şöyle ki bizim filmlerimizi dünyada Türklerin yoğun olduğu sinemalarda vizyona sokuyorlar ancak Village Roadshow o dönem filmin yurt dışı haklarını temsil ettiği için filmi çok daha yaygın bir ağda gösterime sokmuştu. O dönem “Alone” adıyla gösterime girmişti. Bu adla filmi arattığınızda İngiltere’de inceleme ve eleştirileri yapılmış, Guardian’da yıldızları olan bir film görüyorsunuz. Özetle; yurt dışındaki bilinen ismi “Alone” ama Yunanlılar “Sonsuz Aşk” ismiyle çektiler. Bunlar harikulade deneyimler. “Issız Adam”ın tüm bu yurt dışı macerasının ülkemiz basınında gerekli ölçüde yer bulmaması hakkında ne düşünüyorsun? Mesela dediğin gibi ülkemizde pek kimsenin bilmediği bir şey daha var: “Road Island” film festivalinde birincilik ödülü var “Issız Adam”ın. Hatta o dönem filmi çok döven insanlar film bu ödülü aldığında inanmadılar, bunun asparagas bir haber olduğunu iddia ettiler. Film o zaman çok dayak yedi. Ben bunların hepsini çok uzaktan izledim. Hatta bazen filmin popülerliğinden ben bile çok rahatız oldum. “Yahu yeter artık, neymiş bu Issız Adam” dediğim zamanlar oldu. Issız Adam’la ilgili hiçbir şey duymak istemediğim anlar oldu. Fakat bütün bu süreç boyunca hep üstünden bir zaman geçmesini bekledim. Çünkü içimden bir his doğru, samimi ve hiçbir yere oynamayan bir film yaptığımı hala söylüyordu. Ve bunun yıllar sonra, her şey durulduktan sonra ortaya çıkacağını söylüyordu. Şu anda Issız Adam’ı izlerseniz son derece kişisel ve ana akım bir film olmadığını görürsünüz. Çok küçük bir filmdir. “Babam Ve Oğlum”, sinema yolculuğunun daha en başlarında büyük bir gişe başarısı elde edince seni ana akım sinemacı olarak konumlandırdı medya ve sektör değil mi? Ve hatta seyirci de öyle. Sonrasında “Issız Adam”, “Unutursam Fısılda”, “Dedemin İnsanları”nın yüksek gişeleri de bunu perçinledi. Evet, ancak “Karanlıktakiler”, hepsinden önce “Mustafa Hakkında Her Şey" ya da “Prensesin Uykusu” gibi böyle çok örnek var. Bu gibi filmlerimle bu konumlandırmaya karşı çeşitli cevaplar da verdim ama maalesef kimse bu cevaplarımla pek ilgilenmedi. Özellikle kadın seyirci romantizmin, aşkın ya da aşk acısının güçlü hallerini hissettikleri filmlerden sonra tatlı krizine girerler ve ilk şoku atlatmak için iyi bir tatlı yemek isterler. Issız Adam da bu türe dair yeni sözler söyleyen, şarkılarından tut, ilk sahnesinden finaline, tüm repliklerine kadar fenomen olan, izleyenleri göz yaşlarının ardından tatlı krizine sokan filmlerden biri. Yunan seyirciyi gözlemleme şansın da oldu bu galada, nasıldı ilk izlenimler, şekerler kaç çıktı film sonrası sence? (Gülerek) Valla onlar partilemeyi seven insanlar zaten. Bir sofrada hep birlikte toplanmayı çok sevdikleri için her şeyi yemek içmek için bir bahane olarak gördüklerinden, film en fazla yeni bir bahane yaratmış olabilir. Film bitince hemen şampanyalar patlatıldı zaten. Şaka bir yana mesela “Issız Adam” pek çok sahnesiyle cesur bir filmdi. Bizde +13 yaş sınırıyla oynarken, İngiltere’de ve kimi ülkelerde +18 yaş sınırıyla oynadı. Bir başka filmim “Tamam mıyız” da İngiltere’de +18 oynadı. İçinde onların dikkat edilmesi gerektiğini düşündükleri kelime “intihar” kelimesi oldu. Bizden çok daha cesur filmler çekebiliyorlar ama bunu seyirciye sunarken bizden daha temkinliler. Bu benim çok ilgimi çeken bir nokta olmuştu. Romantizm kısmına gelirsek, mesela son yıllarda biz biraz daha steril bir hayat sürmeye başlayınca bazı insanların çıkıp “Bizim aşk filmlerimiz çok düzeyli, içinde soyunma öpüşme yok” gibi röportajlar verdiğini görmeye başladık. Tamam, bunu anlıyorum, tinsel bir aşkın hikayesini de anlatabilirsin ama burada soyunma öpüşme yok derken mesela hangi durumla övünüyorsun? Steril bir film yapmak benim karakterime uygun değil. Niye benim duygusal filmlerim seviliyor, çünkü ben sadece romantizm ya da duygusallık üzerine bir yapı kurmuyorum, bunları acısıyla, ısıran, acıtan tarafıyla, şiddetiyle, travmasıyla da gösteriyorum. Mesela bana “aile sinemacısı” da diyorlar. Ben “aile sinemacısı” değilim. Ailenin zaman zaman nasıl bir cehennem olduğunu da gösteriyorum. Bu “Babam ve Oğlum”da da vardı, “Karanlıktakiler”de de... Benim hiçbir filmim pembe bulutlar üzerinde geçen bir romantizm değil. Hiçbir müziğim öyküye eşlik eden bir fon müziği değil. Bu filmler seyirciden rağbet gördüler, çünkü gerçektiler. Hem gerçektiler. Hem de yüzleşmek kolay bir şey değildir. İnsanlar her şeyle yüzleşemedikleri gibi herkesin huzurunda da yüzleşemezler. Güvenmeleri gerek. Sevmeleri gerek. Demek ki seyirciyle kurduğun bağda bir güven de yaratıyorsun. Bunun sonucunda da seyirci hiç utanmadan, çekinmeden bir katarsis yaşıyor. Var olsunlar. Bir de bunları yaparken şunu özellikle söylemek istiyorum. Evet edilgen bir kadın, şiddet gören bir kadın da hayatın gerçeği ama ben hiçbir zaman güçsüz bir kadın karakter yazmak istemiyorum artık, hele hele günümüzde. Daha önce hiç yazdığın oldu mu peki sence? Bir tek “Tamam mıyız”da şiddet gören bir karakter vardı. Onu da göstermedim ama o da sonunda ne kadar güçlü bir anne olduğunu kanıtladı seyirciye. Ben artık gerçekten bekaretiyle sınanan, dayak yiyen kadınları görmek istemiyorum. Evet bunlar da hayatın gerçekleri ama bunu yaparken kendin seksist oluyorsan eğer, burada çok ciddi bir problem var demektir. Buna ben de katılıyorum. Bir de yeterince gösterildi zaten. Bunu göstererek eleştirmekten çok olağanlaştırarak meşrulaştırmaya başladığımızı düşünüyorum. Aksine artık daha çok güçlü kadın görmeye ihtiyacımız var. Peki yine bu evrensel deneyimlerine dönelim. 2018’de “Çocuklar Sana Emanet” filmin de Güney Amerika’da önemli bir ilgiyle karşılanmıştı. (Gülümseyerek) O Engin’in sevilmesinden dolayı açıkçası. O noktada da tecrübelerin oldu, kendi filmlerinle ya da genel anlamda sinemamızla dünya seyircisinin ilgisini nasıl görüyorsun, bir özet geçmen gerekirse neler deneyimledin geçen yıllar içinde? Aslında bizim bütün filmlerimizde ya da dünyadaki tüm filmlerde, insanlığın doğduğu, beslendiği şeyler, Shakespeare’in de dediği gibi çok da birbirinden farklı değil. Mesela bu söylediğin “Çocuklar Sana Emanet” o dediğin ülkelerde gösterildiğinde filmin şamanizm ve büyü kısmıyla ilgilendiler, çünkü onların da kültüründe var. Az önce de söz ettik, Issız Adam hem şarkı seçimleriyle, hem Grup Arya imzalı müzikleriyle de iz bırakan bir filmdi. Bu yeni uyarlamada “Anlamazdın”, “Yalnızım Ben”, “Bana Yalan Söylediler” ya da “Une Belle Historie” gibi şarkılar aynı halleriyle kullanıldı mı, kimi aranjman olduğu için Yunanca sözler mi yazıldı, yoksa bambaşka şarkılar mı var? Sözünü ettiğim filmi satın alma döneminde aslında bizim orijinal soundtrack'i de satın almışlardı ama bu uyarlamada onlar kendi şarkı evrenlerini kurmuşlar. Kendi Yunanca şarkılarını seçmişler. Kimileri bildiğim şarkılardı ama 4-5 tane çok güzel şarkı da duydum. Shazam’ım hep açıktı film boyunca zaten. (Gülüyor.) Onları da çok beğendim. Uyarlamanın yönetmeni Yiannis Papadakos ve senaryonu uyarlayan senarist Yiannis Tsimitselis’in aynı zamanda filmin üç yapımcısından ikisi olduğunu da görüyoruz. Yani ortada büyük bir sinema sevdası, filme dair bir sahiplenme aşkı olduğu çok açık. Nasıl buldun filmi genel olarak? Çok beğendim. Kalplerini koymuşlar. Çok inanmışlar. Fakat fazlasıyla birebir yapmışlar. Neredeyse açılarıyla birebir bir film yapmışlar. Fakat en başta da dedim ya, keşke tümüyle özgür davransalardı ve onların gözünden izleseydim. Keşke bu kadar birebir re-make yapmasalarmış. Bir de duygularda biraz acele etmişler. Onlarda biraz tez canlılık vardır ya, genç de bir yönetmen. Aslında Issız Adam her ne kadar müzikleriyle gündeme geldiyse de aslında tam tersi müziksizliği ile ve suskunluğuyla da önemli bir filmdir bana göre. Hatta seyircinin “Tam burada müzik girecek” diye hissettiği yerlerde, hissetmediğim için müzik koymadığım bir filmdir. Ama en nihayetinde beni çok mutlu etti. Uyarlamaya kattıkları ya da yapıya ekleyip çıkarttıkları nüanslar var mı? Var. Mesela bir tane ek sahne yapmışlar filme. O da en başında. Hiç görmediğimiz bir baba. Aşağıda anneye korkunç bir şekilde bağırıp çağırıp sarsıyor. Yukarıda izleyen küçük çocuk odasına kaçıp plağı pikaba takıyor ve yüksek sesle kulaklarını tıkayarak kavgadan kaçıyor. Bana hep sorulan şeydir, “Issız Adam neden böyle?" sorusu. Mesela burada çok güzel de bir neden sunmuşlar ama ben hep o nedensizliği sevdim. Çünkü ben sana hele ki kısır bir neden verirsem eğer sen o nedene inanmayacaksın. Çünkü gen dediğimiz, karakter dediğimiz şey hala çözümlenememiş dipsiz bir kuyu. Her zaman bir film 120 dakika süresi içinde her şeyi anlatmaz, anlatamaz da. Bir kesit alır ve bunun konuşulmasını ve tartışılmasını ister. Böyle birçok ilişki, birçok kadın ve adam var. Bunu konuşun, tartışın diye gündeme getiriyor film. Mesela diyor ki “Benim hayatımda çok ıssız adam var..." Onların nasıl olduğunu sen çözememişsin, bunu bir tek filmle ben de çözemem. Yine bazen sonunu bağlayamamış denilen şey hayatta da çözümsüz olduğu ve bağlanmadığı için bu daha gerçekçi bir tavır oluyor, bu kimsenin aklına gelmiyor. Tabii ama özellikle bizim seyircimiz noktalı virgüllü filmleri sevmez, mutlaka noktayla biten filmleri sever. Bir de unutmadan söyleyeyim en önemlisi, bu yeni uyarlamada filmdeki anneyi çok beğendim. Müthiş bir aktrist Olga. Spesifik olarak şunu beğendim dediğin nokta nedir bu oyuncuda? Bunun cevabı biraz uzun. Vaktimiz var. Bu süresi ve sınırları olmayan bir söyleşi. Bu söyleşileri biraz da sinema ile ilgilenen gençlere işin perde arkasını daha geniş biçimde anlatabilmek ya da senin dünyanla ilgili hep sınırlı, filtreli söyleşilerle yetinmek zorunda kalmış insanlar için yapıyoruz. Anlatırsan mutlu oluruz. Yaşlı insanları, yaşlılığı, kendim de işte yavaş yavaş yaşlandıkça, çok önemsiyorum. Şöyle ki yaşlılık; zihin olarak yaşlandığın zaman, yani daha tutucu olmaya başladığında ve etrafındaki dünyayı reddetmeye başladığın anlarda başlıyor. Gencecik bir insandan öğrenebileceğin, 15 ya da belki 10 yaşında bir insandan öğrenebileceğin çok şey olabilir. Sakın buna kendinizi kapatmayın. Ama bir taraftan da yaş almış olmanın da verdiği bir tecrübe var. Ve insanların bu tecrübeyi hayatlarında artık bir daha aynı hataları yapmamak üzere kullandığı bir lüks var. Ben işte bir gencin bilinciyle yaş almış bir insanın tecrübesinin çarpışıp buluşmasını çok seviyorum. Filmdeki anne karakterinin, yani bu karakteri ülkemizde de usta bir oyuncuyla da işledik, o ustayla çalışırkenki o etkileşimi çok seviyorum. Mesela “Aşk ve Gurur” adlı dizide Yıldız Kenter ile çalışmıştım. Çok gençtim ve muazzam bir haz yaşadım. Sen daha genceciksin ama onun o yollardan defalarca geçtiği ve belli ki senden daha iyi bildiği bir durum var ortada. Ona bir şey sunup, söylersin ve çekinip korkarak da söylersin, o ise kafasındaki süzgeçten bütün ona söylediklerini geçirip sonra sana geri dönüp seni onayladığı haklı bulduğu bir an vardır. O anı yaşamış olmak müthiş bir şeydir, dünyalar hiç olmadığı kadar benim olur. Bu galada da belki biraz da bu yüzden hemen ilk Olga’nın yanına gittim, bu süreci sormak amacıyla “Nasıldı her şey?” dedim. Sanki o da beni yıllardan beri tanıyormuş gibi bana sarıldı. Çalışmasak bile hikaye üzerinden beni çok iyi anlamış gibiydi. Bunu çok iyi anlıyorum. Adeta bir bilgenin seni onaylaması gibi. Gerçekten özel bir an. Belki bir gün çalışırsınız birlikte. Kim bilir... Ama işte bunların hepsi empatiyle olan şeyler. “Karanlıklar”da paranoid şizofren, evden dışarı çıkamayan, korkularıyla yaşayan bir Gülseren karakteri yaratmıştım. Önce bir uzman psikolog yardımıyla mı yazayım diye düşündüm. Ama önce kendi hissettiğim gibi yazdım, sonra psikoloğa gitti ve onlara “Gerekirse bunu yırtıp atın, beni sonuna kadar eleştirin ama lütfen gerçeği söyleyin, çünkü bu karakterde yanlış bir yol izlemek istemiyorum ve çok tutarlı olmasını istiyorum” demiştim. Onlar da okuduktan sonra “Açıkçası çok da büyük bir hata görmedim, neredeyse bazı şeyleri içsel olarak çok doğru yakalamışsınız, hep aynı koltuğa oturmaları, sigara içmeleri, etrafındaki seslerden korkmaları, bunlar çok doğru” demişlerdi. Şimdi böyle olunca siz kendinize şunu soruyorsunuz. Ben ne zaman delirdim ve paranoid şizofren oldum. İşte sanatın güzel yanı bu. Bir hayatla sınırlandırıldığımızı zannediyoruz. Metafizik bir şeyden bahsetmiyorum. Ama yüzlerce hayatı empati yaparak aynı anda kafamızın içinde yaşıyoruz. Bu büyük bir zenginlik. Bunu dökebiliyorsan kağıda amenna. *Bu arada son bir çay istiyoruz. Çağan “En son seninle Güney'de çay içtik” diye gülüyor. “Genelde yalnızken çayı tercih etmediğini ama dostlukla, sohbetle iyi giden ilginç bir yanı olduğunu” söylüyor. Ben de İzmir’de birkaç gün önce içi akışkan çikolatalı “Bomba” yerken çay içtiğimi söylüyorum. Çağan bu tür eğlenceli gıdaları fazlasıyla yağlı bulduğunu ve midesini kaynattığını söylüyor. Gülüşüyor ve kaldığımız yerden devam ediyoruz. Özellikle kendi filmlerimi bitirip biraz da üzerinden zaman geçip izlediğimde bu bende de oluyor. “Tüm bunları ben nereden biliyordum?” diye soruyorum. Evet, fakat öte yandan tüm bu maceranın kutsanmasını da çok sevmiyorum. Efendim biz sanatçı olarak burada çok emek verdik. E vereceksin tabii. Sen bununla bu derece gurur duyamazsın. Bir doktor senden daha korkunç bir beyin ameliyatına giriyor, hasta masada kalabilir. Sen neyin kutsallığını yaşıyorsun. Yaratma bunalımı gibi şeyler icat ediliyor. Yaratmak bunalımlı bi şey değildir. Yaratmak niye bunalım olsun, yaratmak eğlenceli, senin kendini tanıdığın, kendini başkalarının yerine koyduğun, acayip maceralı bir süreçtir. Maalesef 90'ların 80'lerin başındaki vasat yetenekli, entelektüel sinema denen ve bunu da başaramayanların, sanki çok büyük bir iş yapıyorlarmış gibi bize satmaya, bizim de bunu anlamıyor çünkü kapasitemiz yetmiyor gibi yaftalamaya çalıştığı durumlar oldu. Bu tür şeylerin, sokaktaki insanı, sanattan, sinemadan soğuttuğunu, korkuttuğunu düşünüyorum. Bu,“Bizim mesleğimizle ilgili abartılan şeyler” konusunda seninle tümüyle aynı fikirdeyim. Yaratıcılığın özellikle kendi kimi meslektaşlarımız tarafından sadece bize özgü bir tür sihirbazlık ve büyü marifeti gibi gösterilmesi noktasından ben de çok rahatsızım. Bilimsel olarak da bu gerçek değil. Profesör Selçuk Erez ve kızı Yeşim Erez “Yaratıcılık” adlı kitabında yaratıcılığın tanımını yoktan var etme değil “problem çözebilme becerisi” olarak tanımlıyor. Yani problemi çözmen için önce bir derdin, bir problemin olması gerekiyor. Bugün herkes hayatta kalma problemini çözmek için yaratıcı olmak zorunda. Kendi mesleğinde kendi yolunu çizebilmek, kendi problemlerini çözebilmek için kendi yordamını, kendi yöntemini geliştiren herkes yaratıcıdır. Biz de işimizi yapıyoruz, tüm işini yapan diğer insanlar gibi. Mesela ücretsiz bir sergi var. Bedava. Çocuğun o an harçlığı bitmiş. Her şey uygun yani o an o genç arkadaşımızın o sergiyi görmesi için. Ama girmeye çekiniyor. Çünkü korkuttular onu, sen anlamazsın dediler. Ücretsiz de olsa vakit ayırmıyor, çünkü korkuyor. Siz bu çocukları vakit ayırmıyor diye suçlayamazsınız, çünkü o çocuğu sen korkuttun. Instagram ilk çıktığında, kimi fotoğraf sanatçıları insanları küçümseyip "Burası bir çöplüğe döndü" dediler. Zaten orada bir tane manzara fotoğrafı çeken insan kendini fotoğraf sanatçısı ilan etmedi ki. “Fotoğrafı sadece ben çekeyim başka kimse çekmesin” faşist bir söylem. “Efendim sanat cep telefonuna indi...” Bırakalım insin. Çünkü insanlar orada görecekler bir görselin kalitesini yavaş yavaş, adım adım görecekler. Bir görgü oluşup orası ona yetmeyince, o daha büyük bir tatmin yaşamak için senin sergine de gelecek. Ama sen onu korkutursan gelmez. Buna muhafazakarlığı her gördüğü yerde eleştirenlerin içine düştüğü muhafazakarlık diyelim... Muhafazakarlık zaten çok ilginç bir söylem. Hem gericilik hem ilericilik olarak kullanabilen ilginç bir kelime zaten. Koruyucu. İstanbul’u muhafaza edebilsek mesela değil mi? Orası ayrı bir konu. Hiç sorma. Bir de biraz fazla kavga etmeye başladık. Her konuda. Ve bu filmlere de yansıdı. “Ona nasıl gülersin, Allah senin cezanı versin. Bunu nasıl beğenmezsin, bunu beğenmeyenle ben sinema konuşmam” gibi kutuplar oluşmaya başladı. Ben artık her yerde diğer detaylardan bahsetmeye ara verip ilk öncelikle biraz sakin olmamız gerektiğini söylüyorum. Evet. Ben de aynı şeyi söylüyorum. Seni çok seviyorum, sana tapıyorum. Bu yalan. Senden nefret ediyorum. Bu da yalan. Yahu bizim yaptığımız iş nihayetinde sinema, seviyoruz mesleğimizi, onunla yaşıyoruz falan tamam ama bir film ne kadar dünyayı değiştirebilir, güçlü olabilir ya da senin hayatında ne kadar bir tehdit unsuru olabilir ki benden nefret edeceksin, ya da sana ne kadar hayatında yardımcı olabilmiş olabilirim ki beni hayatında bir ilah olarak göreceksin. O zaman bu bir şeye ön yargısız bakabilme yönümüzü de yok ediyor. Bizde yargıdan çok ön yargı bağımsız olmaya başladı malum biliyorsun. Bir filme girerken biz bile ön yargılarımızı bırakıp film izlemeyi unuttuk. Hani çocukken o safiyane halimiz vardır ya “Ay bir film gelmiş gidip izleyelim, keyif alalım...” Bir kere bunu unuttuk biz, bir filmden keyif almayı unuttuk, zaten bir bilet ödüyorsun, şu iki saatin keyfini bir sürmeyi denesene önce. En son bir kısa film yarışmasında ana jüriydim. Ödüller sahiplerini bulduktan sonra, tüm finalistler gelip “Hocam bizi eleştirir misiniz, eksiklerimizi görmek istiyoruz” dediler. Ben de onlara filmleri bu şekilde izlemediğimi söyledim. Ben bir film izlediğimde şimdi bunu gör bak nasıl eleştireceğim diye izlemiyorum. Kendimi bir misafir olarak konumluyorum. Film olmuş mu, olmamış mı? Yahu sen o filmi tamamladıysan ve biz izleyebiliyorsak olmuşki izliyoruz. Bunun olmuşluğuna olmamışlığına sen ve bir de zaman içinde kalıcılık karar verebilir. Ben misafir olarak senin meseleni, derdini anlamak üzere kendimi seyre bırakıyorum. Bir demokrat olarak senin söz hakkına saygı duyuyorum yani. “Vallahi hocam enteresan bakıyorsunuz” diyorlar. Çünkü eleştirilmek, didiklenmek istiyorlar. Ben sadece bir film film olma gereklerini yerine getirememişse bunu söyleyebilirim ancak geri kalan her şey artistin tercihidir. Bir eserde ben senin yerinde olsam öyle değil böyle yapardım diyemem. Edep olarak da bunu diyemem. Bunlar çok karışık bir hal aldı maalesef. Bunu böyle söyleyince de kavga kültürünü kaybedersek “boşverli şarkılar söylenen” zamana dönüyoruz yorumu var. O yıllarda kavga etmekle bu dönem birbirinin etini çiğ çiğ yemek arasında da büyük bir fark var bence kavga da böyle bir şey değil. *Cihangir’de oturduğumuz kafeden kalkarak, yürüye yürüye önce Sıraselviler’e sonra İstiklal Caddesi’ne çıkıyor, Tünel’e doğru yürümeye devam ediyoruz. Bir yandan İstanbul’u bir yandan edebiyat ve sinemayı konuşuyoruz. Çağan bir kitap arıyor. Beyoğlu’nda kitapçıların ne kadar çok azaldığından söz ediyoruz. Issız Adam’ın çekildiği mekanların önünden geçiyoruz. Bu yılın sonunda kapanacağını duyuran Lale Plak mağazasını içi boşalmış biçimde gördüğümüzde hüzünleniyoruz. Ama hem insanların Lale Plak mağazasından alışveriş etmeyip hem buna üzülmesini de bir parça iki yüzlü bulduğumuzu dile getirmeden de edemiyoruz. Söyleşiyi bitirirken yeni projeler yolda mı gibi sorular sormadım çünkü mutlaka yoldadır ve üzerinde çalışıyorsundur ama zaten şu an bu gelişmeler de yeni bir şey. O yüzden ağırlıkla bunu konuşmak istemedim. Bizim işimizin en güzel yanlarından biri durmuş göründüğümüz zaman ya da gerçekten durduğumuz zaman durmuş olmuyoruz. Şimdi bazı şeyler mesela, tabii ki hiç kimse benim filmlerimin hepsini izlemek zorunda değil bu da sağlıklı bir davranış ama mesela şey çok tuhaf geliyor: “Sizden yeni bir film bekliyoruz artık” diyor, “Ama şu an yeni filmim oynuyor zaten, onu gördünüz mü?” diyorum, “Hayır” diyor. E o zaman “Yeni bir film bekliyoruz da çok gerçekçi gelmiyor bana. (Gülümsüyor) Ya da “Ne zaman Babam ve Oğlum gibi bir film yapacaksınız” deniyor. Açıkçası bir daha Babam Ve Oğlum gibi bir film yapmak istemem, o yapıldı ve bitti. Biz sinemacılar olarak farklı ve yeni maceralara atıldığımız zaman, seyirci olarak bunun karşılığını bulamayabiliyoruz çünkü siz imkanları zorlayıp, risk alıp farklı sularda bir maceraya atılıyorsunuz ama seyirci yeni bir maceraya atılmak istemiyor film seyrederken, belirli kodları takip ediyor. Çünkü cebinde kısıtlı bir parası var ve çok az vakti var. Bu yüzden senin kendine ait maceranı izlemek istemeyebiliyor. 2005’de müzik dünyasındaki jübilemi Fatih Erkoç’un “Beklenen” albümüyle yapmıştım. O dönem herkes Fatih abiyi market kasasında bile yakalasa “yeni albümünüzü bekliyoruz, sizi daha çok televizyonlarda görmek istiyoruz, bekliyoruz” diyor diye albümün adını “Beklenen” koymuştum ve kimse gidip albümü almamıştı. (Çağan kahkahayı patlatıyor.) Bir de sinema yorumları buna gidin buna gitmeyin şeklinde yatırım bülteni ya da altılı ganyan tüyo bültenleri gibi oldu. Ben hep şunu söylüyorum, ne bir filme biri çok övdü diye gidin, ne de çok gömüldü diye gitmemezlik edin. Filme kendiniz gidin, filmi kendiniz görün ve kendi fikriniz olsun, sonra diğer insanlar ne düşünmüş diye bakıp onları anlamaya çalışın. Sinema üzerinden sosyalleşmek dediğimiz şey ancak böyle mümkün olabilir. Hatırlıyor musun, mesela çocukluğumuzda salı gecesini iple çekerdik. Salı gecesi yabancı sinema, cumartesi yerli sinema, pazar sabahı Western filmleri. 90'lardaki pazar gecesi kuşağından çok daha öncesinden söz ediyorsun. 80'lerdeki TRT 1’de ilk gösterimler. Tüm bu büyük gişe filmlerinin TV’de ilk gösterimi salı gecesi olurdu. Sen benden bir üst jenerasyondansın, ben sekizde yatağa yatmak zorunda olduğum için o filmleri izlemek için ayakta olmama izin verilmezdi ama abim izleyebilirdi. Rocky, Jaws Indiana Jones da o kuşakta olurdu, Son İmparator da olurdu. TRT 2 ilk açıldığında o da bağımsız filmler gösterirdi, çatılara çıkar antenleri ayarlardık o filmleri izlemek için, nasıl unuturum. Ve o filmleri o heyecanla böyle tavşan gibi beklerdik. Seyrettiğin o filmler de unutulmaz olurdu. Film izlemek üzere o heyecanı giderek kaybetmeye başlamamız, hani Onat kutlar “Sinema bir şenliktir” demiş ya, o beni biraz üzüyor aslen. Son olarak, film 1 Ocak 2020’de Yunanistan’da vizyona girecek. Türkiye’de de vizyonda olsa keşke... Böyle bir plan var mı? Ya da seyircimiz filmi ne zaman, nasıl izleyebilecek? Sanıyorum Mart 2020 için düşünüyorlar ama henüz düşünüyorlar. Dilerim burada da vizyona girer. Ben de çok isterim.   *Söyleşimiz tam da Tünel’de sona eriyor. Kırmızı Kedi’de en sonunda Çağan’ın aradığı kitabı buluyoruz. Çocuklar gibi mutlu oluyor. Bir kahve daha içmeye karar veriyoruz. Süslü, trend mekanları değil yol üstüne masaları atmış, salaş herhangi bir kafeyi seçiyor. Gerçekliği sevdiği her halinden belli oluyor. İlk oturduğumuz kafede tadilat çalışmalarına ses kaydından dolayı bir süre ara vermemizi istediğimde, “Bırak çalışsınlar” diyecek kadar hayatın doğal akışına müdahale etmeyi gereksiz buluyor. Ve kediler... Sohbet sırasında kedilerden bolca söz ediyoruz. Üç renkli olanlarla ilgili hiç bilmediğim bilgileri ondan öğreniyorum. O hem meslektaşım, hem dostum, hem de benden bir üst jenerasyondaki üstadım. Ondan çok şey öğrendim ve öğrenmeye devam ediyorum. Varol güzel insan.

twitter takip