Yiğit Güralp
Yaratıcı Yapımcı, Yazar

Tüm yazı emekçilerine iyi bayramlar!

Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Özdemir Asaf, Peyami Safa, senaristler ve tüm yazı emekçileri. Sinema sanatçısı Yiğit Güralp “1 Mayıs Emek Ve Dayanışma Günü”ne özel, yazılı medyadan sinemaya uzanan düşündürücü bir ibret vesikası kaleme alıyor.

“Yazar”kime denir?

Hayatını, geçimini, yazmak eyleminden kazananlara “yazar” denir.

Dolayısıyla yazarlık bir iştir. Yazarlar birer emekçi, birer işçidir.

Yazmak için çalışmak lazım gelir. Okumak, dinlemek, izlemek, hepsinin üzerine düşünmek, tüm bunları not etmek ve bu notları samimi bir dil ile akıcı bir kurgu ile yazıya dökmek gerekir. Yazarlar adeta bant üretimi andıran bu yaratım sürecinde tek kişilik bir fabrika gibi çalışırlar. Tüm bunları yaparken yaşamlarını sürdürmeleri için gereken her gideri ödemekle yükümlülerdir. O yüzden giderlerle dolu bu sürecin maliyeti ancak ortaya çıkan yazılı eserler üzerinden ödenir.

Tarih ve günümüz; bu eserlerin bedelini belirlerken yaşanan utanç verici tüccarlık hikayeleri ile doludur.

TRT Arşiv’de Özdemir Asaf ile yapılmış bir söyleşinin videosu var. Asaf; “gazetelerin, yazdığı şiirlere yer vermesinden ve bunun karşılığında da bir ücret alışından” söz ediyor. Bir gün bir gazete yöneticisi Özdemir Asaf’ı yanına çağırıyor: “Herkesin uzun uzun şiirler yazdığından, Özdemir Asaf’ın şiirlerinin birkaç mısradan oluşmasından” yakınıyor. “Sen de uzun şiir yaz, paranı hak et, böyle olmaz” demeye getiriyor.

Özdemir Asaf “gençtim, alındım, parayı geri çevirdim, bu kez müdür üzüldü, parayı aldım ama bir daha da o gazeteye şiir yazmadım” diyor. 

Özdemir Asaf’ın yaşadıkları yine bir derece. Bir esere biçilen değerin “bilabedel” olması da sıkça rastlanan bir durum. Bugün medyada 1 Mayıs güzellemeleri sıralayan medya platformlarından hangileri yazarlarına teliflerini ödedi bilmiyorum. Kimilerinin yazarlarına yazıları karşılığı bir bedel ödemediği, “yayınlıyoruz ya, yetmez mi?” türü bir böbürlenmeyle konuyu geçiştirdiklerini gayet iyi biliyoruz.

Ben “Medya Koridoru” platformuna yazdığım yazılara dair telifimi dün aldım. Bu bedelle mayıs ayı kiramı ödeyeceğim. Bu nedenle “1 Mayıs” emeğimin karşılığını alabildiğim bir bayram oldu. Kiramı öderken Server Bedi’yi anacağım. Belki Server Bedi’yi tanımayanlar olabilir. Kısaca bahsedeyim.

Peyami Safa, kendi arzu ettiği türde eserler kaleme aldığında daha az ilgi gördüğünden, herkesin ilgisini çekecek “Cingöz Recai” serisini, “Server Bedi” takma adıyla kaleme almıştı. Bu mahyayı, babası küçük yaşta hayata veda edince, Peyami Safa’yı bir başına yetiştiren annesi Server Bedia hanımdan aldığı söylenir. Hatta “Peyami Safa kimdir?” denildiğinde, “Kendisi Server Bedi’nin evinde oturur” diyerek bu acı gerçeğin altını ustalıkla çizdiği sıkça rivayet olunur. Peyami Bey nafakasını, geçimini, ev kirasını Server Bedi takma adıyla yazdığı eserlere borçludur.

Yıllar önce, hayat arkadaşım Özge, bana şöyle bir Yaşar Kemal metni hediye etmişti.  Okuduğumda, gözlerim dolmuştu. Bu anlamlı günde siz de okuyun istedim.  Yaşar Kemal; 15 Nisan 1966 Yön Dergisinde Orhan Kemal ile ilgili şu satırları kaleme alır:

“… 1949-1950 sıraları inanılmaz bir baskı altına soktular bizi. Polis soluk aldırmıyordu. Hiç yoktan, bir gün bakıyordum ki, bizim evi aramışlar. Bütün kasaba, çoluğu çocuğuyla bizim evin önüne toplamışlar, candarmalar evi didik didik ediyorlar. Bu en azından haftada bir oluyordu. Kasabalıya eğlence çıkmıştı.

Sonra bir de polis, halkı bizim üstümüze saldırtıyordu. Sokağa çıkamaz olmuştuk. Orhan'ın karısı ve Orhan da sokağa çıkamıyorlardı. Biz bir şey mi yapıyorduk o sıralar, politik eylemlerimiz mi vardı? Vallahi de billahi de yoktu. Yalnızca hikayeler yazıp birbirimize okuyorduk. Bu sıralar ben tam beş yıl her girdiğim işten çıkarıldım. O da bir şey mi? Irgatlıktan çıkarıldım. Gidip bir çiftliğe arabacı duruyordum, örneğin. Bir hafta sonra bir polis… haydi başka yere… Batos ırgatlığından, çeltik arkı kazmaktan bile kovuldum. İşte böyle günlerdi. Orhan Kemal'i de verem savaştan kovdular.

Bir gün buluştuk. Haydi İstanbul'a dedik. Ben önce geldim. Bir ay sonra da Orhan geldi. Bir el arabası alacak, sokaklarda sebze satacaktık. İstanbul'da para bulamadık. Sebzecilik de suya düştü.

Ben Cumhuriyet Gazetesine girdim. 1963 yılına kadar orada kaldım. Orhan başını İstanbul'da oradan oraya vurdu, tam on altı yıl bir iş bulamadı. Verem savaş derneğiyle beraber ona bütün kapılar kapatılmıştı. Belki şimdi bir işi vardır içerde…

İnsanları anlatmak zor demiştim. Ama insanların bir yönü olur ki, bütün yönlerine baskın çıkar. O yönünü anlatmak, ortaya çıkarmak da kolay olur. Örneğin Orhan Kemal bir direnç adamıdır. Şu insan soyu içinde Orhan kadar belaya, işkenceye, zulme dayanan çok az insan çıkmıştır bence… Orhan'ın bu dayanıklılığı şimdi bir sürü olayla gözümün önüne geliyor da tüylerim diken diken oluyor. Senaryocular, en pespaye, aşağılık avrupa romanlarından çaldıkları senaryoları Yeşilçam'da beş bine okuturlarken Orhan ancak beş yüz lira alabilir alnının teri, gözünün nuru o güzelim hikayelere… Çünkü Yeşilçam esnafı, polisin, hükümetin Orhan'ı sevmediğini bilir. Çünkü Yeşilçam esnafı, o gün öğleyin Orhan'ın evinde çocuklarının ekmek beklediğini bilir.

Babıali esnafı da iyi davranmaz Orhan'a…Babıali esnafı da onun bir öğle yemeğine muhtaç olduğunu bilir. Onun için, en kötü bir çeviriye en azından iki bin lira verirken, Orhan Kemal'in içinde "Bereketli Topraklar Üzerinde"sinin de bulunduğu altı kitabına iki bin beş yüz lira verir. 1966 yılında, bu çağda asıl zulüm budur. Baskı, vahşet, utanılacak hal budur. Hapis mapis değil… İnsanlığımızın yüz karası, bir yazarın buna mahkum edilmesidir.

Orhan Kemal'le birlikte bir dergicinin kapısında elli lira için tam iki saat beklediğimizi de biliyorum. Adam bizi bekletti bekletti de, sonunda "yarına” dedi. Oysa Orhan o dergiciye tam beş tane hikaye götürmüştü. Orhan'ın ömrü böyle gazete kapılarında, Yeşilçam, kitapçı kapılarında, böyle elli liralar beklemekle geçti. Zulmün en amansızı budur işte. hapis mapis değil. Hala şaşarım, Orhan Kemal o güzelim kitaplarını bu dert, bu bela içinde nasıl vakit bulur da yazar? Onunla her şeyi soracak kadar arkadaşım, ama bu soruyu bir türlü soramadım…”

İşte böyle dostlar. İnsanlar bir yandan 1 Mayıs nutukları çekerken bir yandan birbirlerine watsapp hesaplarından ücretsiz kitap pdfleri, çizgi roman linkleri gönderiyor. Bu şartlar altında biz nasıl moral ve vakit buluyor da yazıyoruz dersiniz?

İnsanlar 1 Mayıs nutukları çekerken korsan filmler izliyorlar. Bu şartlar altında biz nasıl moral ve vakit buluyor da yazıyoruz dersiniz?

1900’lerde sermaye yani yatırımcı, kolektif bir çalışmanın ürünü olan sinema filmlerinde, ödedikleri onca yapım bedeline rağmen bir filmin birden çok yasal eser sahibi olmasına fena halde kafayı taktılar. Parayı onlar veriyordu ama yasalara göre tüm söz hakkına sahip değillerdi. Düdüğü çalmak için tek sesin çıkması gerekiyordu. Faşizm, dikta bunu gerektiriyordu. Bilgi ve yetenekten oluşan içerik değerliydi, içerik sermayesiz, sermaye de içeriksiz tek başlarına bir işe yaramıyordu. Ama yatırımcılar bu eşitlikten yana değillerdi. Parayı koyanın her şeye sahip olması gerekiyordu, buna paranın yanında projenin getirdiği prestij ve itibar da dahil. Üç yasal eser sahibi vardı; yazar, yönetmen ve müzisyen. İçlerinden yönetmeni seçtiler. Diğer ikisini adlarını bile anılmayacak hale getirmek için bir yol izlediler. Filmin afişine kocaman sadece yönetmeni yazdılar. Bunu vitrindeki oyuncuların isimleriyle parlattılar. İnsanların algısında eser sahipliğini bitirmek, yok saymak için “yönetmen sineması” diye bir kavram icat ettiler. “Filmler manen yönetmenlerindir, madden yatırımcınındır” işbirliğine dayanan bu palavra söylem, yönetmenlerin de “benim işime gelir” diyerek omuz vermesiyle bugüne kadar geldi. Gerçek varisler tüm işi yaptı ve tıpkı Külkedisi gibi tavan arasında yaşatıldılar, baloya ise daima üveyler gitti. Bu kayıp cam pabuç hangi güzel aklın, fikrin ürünüdür diye merak edecek bir yakışıklı prensin erdemine de kimse soyunmadı. Cam pabuçları da filmlerini yazamayan yönetmenler ile onların suç ortağı sermayedarlar giyidi. O incelikli cam pabuçlar onların kaba saba ayaklarına hiç uymadı ama ayaklarına vura vura ortalıkta gezdiler. Sinemanın ilk yüzyılına ait bu “yönetmen ya da yapımcı sineması” adlı geyik muhabbeti bugün en çok “Yaşasın 1 Mayıs” cümlesini dillendiren sözde aydın kesimin bayraktarlığını yaptığı bir söylem oldu. Bir filmin emekçileri ne ara kendi filmlerinde bile anılmaz oldu, anlı şanlı sinema dergileri filmleri yönetmenleriyle anıyor, en çok oyunculardan söz ediyorlar. Havalı film festivallerinin künyelerinde yazarın, müzisyenin, sinematografın, editörün ismini araki bulasın. Kapitalist sistem bu söylemi en çok da haktan emekten yana tavır alan kesimin ağzına nasıl verdi, külahı ters giyenler bunu sorgulamadan 2020 yılında halen kolektif bir emeğin ürünü olan filmleri nasıl sadece yönetmenleriyle anabiliyorlar anlamakta güçlük çekerim.

Bu moral bozukluğuna rağmen o güzel filmleri halen nasıl vücuda getiririz, tıpkı Yaşar Kemal’in Orhan Kemal’e hayret ettiği gibi ben de hayret ederim.

Tüm emekçilere iyi bir bayram dilerim.