Yiğit Güralp
Yaratıcı Yapımcı, Yazar

Genç ve cesur bir belgeselci: Tolunay Tekmek!

Tolunay Tekmek 1997 doğumlu. Bu söyleşiden söz etmeye “O henüz 22 yaşında” cümlesiyle başlayabilirdim ama yapmayacağım. Çünkü “henüz” diyerek çok erken ya da çok toy olarak nitelemeye alıştığımız bu yaşlar, aslında pek çok şeyi başarabileceğimiz yaşlar. Tolunay Tekmek 2019’da pek çok ödüle layık görülen 17 dakikalık “Pembe Kimlik” belgeseliyle gençlerimizin bir öğrenci filminde neler başarabileceğini tüm dünyaya gösteriyor. Şanlıurfa’nın Siverek İlçesinde yer alan Çıkrık Köyü'nde 60 yıldır bazı erkek çocukları cinsel organlarının içe kapalı olarak doğmasından dolayı nüfusa kız çocuğu olarak kaydediliyor. “Pembe Kimlik” belgeseli bu insanların yaşam içerisinde maruz kaldığı zorlukları ve karşılaştıkları olayları cesur ve çarpıcı bir biçimde anlatıyor. Tolunay’la “Pembe Kimlik”in yapım serüvenini ve kamera arkası sürecini konuşurken sinema ve yaratıcılık meseleleri üzerine de zihin açıcı bir söyleşi gerçekleştirdik. GENÇ VE CESUR BİR BELGESELCİ: TOLUNAY TEKMEK! “Pembe Kimlik”in yarattığı etkiyle ilgili seni ve tüm ekibi kutluyorum. Kaçıncı ödülünü aldı belgesel? -Öncelikle bu söyleşiyi sizinle yapıyor olmaktan çok mutluluk duyuyorum. Belgeselimiz, sizlerin de Ana Jüri olarak yer aldığı ve ödüle layık bulduğu Uşak Kanatlı Denizatı Film Festivali ile birlikte bir yıl içinde 9. ödülünü aldı. Tüm ekibi kutluyorum dedim ama bunlar kısıtlı imkanlarla yapılan filmler. Ekip dediğimiz olgu, normal bir projede onlarca kişiden oluşan bir takım, peki siz kaç kişiydiniz? Ne kadar sürdü tüm projenin hazırlığı, çekimleri ve post prodüksiyon aşaması? -Filmde benimle birlikte 2 kişilik bir ekip vardı. İçeriği keşfedip köyü bulmam, yani film öncesi hazırlığımız 1 ayımızı aldı. Çekim sürecimizin kısıtlı olmasından dolayı 9 gün sürdü, post prodüksiyon aşaması ise yaklaşık 4 ay. Yaratıcılık sadece sanatçılarda var olan bir büyü, bir sihir gibi satılıyor. Oysa hayatta kalabilmek için her ferdin yaratıcı olması gerekiyor. Keza yaratıcılığın bilimsel tanımı “problem çözme becerisi” olarak geçiyor. Bir problem çözmek için de önce bir problemin, bir meselen olması, bir derdi sahiplenmen gerekiyor. Senin “Pembe Kimlik” projen hangi dertten, nasıl doğdu, kameranı bu hayatlara çevirme arzusuna seni iten süreç nasıl işledi. - Ben sinema hayatımı belgesel filmleri çekerek devam ettirmek istiyorum. Buna üniversite birinci sınıfta Gümüşhane Film Atölyesi'ne girdiğimde karar verdim. Atölyede devamlı film üretiyoruz. Ben de, bu atölyelere girdiğimde kendime, “her sene bir film çekeceksin” diye söz verdim. Belgesel filmleri çekmek için de yerel haberleri takip etmek lazım. Ben de konuyu yerel haberlerden buldum. Konuyu bulur bulmaz benimsedim diyebilirim açıkçası. Çünkü hastalığı tam detaylı araştırınca aslında herkesin başına gelebilecek bir durum olduğunu anladım. Bu yüzden herkesin baktığı ama kimsenin göremediği bir konuyu ele alıp, yardıma muhtaç olan insanların sorunlarını seyirci ile buluşturup, insanlara bir katkım olabilir düşüncesiyle çıktım bu yola. Hiçbir zaman da aldığım ödüllerin bu insanların derdinin önüne geçmesini istemedim. Bu ödüller en fazla yine böyle bir söyleşiye ve bu söyleşide bu konuyu konuşup dikkat çekmemize katkı sağlıyor. İlk yola çıkma amacım buydu, filmin festival süreci bitene kadar ki amacım da bu. “KÖYÜN ADI GİZLİ TUTULUYORDU, OTOSTOPLA BÖLGEDEKİ TÜM KÖYLERE TEK TEK GİTTİM” Belgeselin çekiminden uzun süren köyle temasa geçme sürecinin de hayli ilginç olduğunu düşünüyorum, bundan da söz eder misin? -Okuduğum haberde muhabir köyün ismini vermemişti. Sadece Diyarbakır ile Şanlıurfa arası ufak bir köy olduğu yazıyordu. Ben de muhabir ile iletişime geçtim. “Böyle bir hastalık varmış, ben bu köyün ismini öğrenmek istiyorum” dedim. Köyün ismini gizli tuttu ve vermedi. Ben de açıkçası bu hikayeyi anlatmaya çok inanmıştım. Hemen Şanlıurfa’ya bilet aldım yola çıktım. Vardığımda navigasyon ile Şanlıurfa- Diyarbakır arasındaki bütün köylerin isimlerini çıkardım. Bütün köylere otostop çekerek gidip muhtarlarına telefon numaramı bıraktım. “Böyle bir vakaya dair bilginiz varsa lütfen bana ulaşın. Ben gazeteci değil, öğrenciyim. Benden size zarar gelmez” diyerek kendimi ifade etmeye çalıştım. Gümüşhane’ye dönerken bilmediğim bir numara beni arayıp “Ben köyün ismini biliyorum, gazeteci sandım o yüzden sizden sakladım. Siz neredesiniz?” diye soru sordu. Ben de “Gümüşhane’ye dönüyorum, köyün ismini siz mesaj olarak atın, ben mutlaka geri dönüş yapacağım.” dedim. Her şey böyle başladı. Sen her ne kadar insanları ürkütmemek için -ki bu da gazetecilik adına üzücü bir durum- “ben gazeteci” değilim demişsin ama belgesel işinde kaçınılmaz olarak bir gazetecilik hüneri de var. Zaten yaratıcılık süreciyle ilgili bahsettiğimiz “derdin oluşması” için bir merakın da var olması gerekiyor, bunlar paydaş şeyler. Sinema Televizyon Bölümü'nün neden İletişim Fakültesi'ne bağlı olduğu konusunu hep eleştiriyoruz, aslında Güzel Sanatlar Fakültesi'ne bağlı olması gerekliliği fikri de sıkça dillendiriliyor. Ama öte yandan, belgesel filmcilikte bir anlamda İletişim Fakültesi altında, gazeteci adaylarıyla birlikte öğrenim görüyor olmanın işe yarar yönleri olduğunu da düşünmeden edemiyorum. Sen kendini daha çok bir gazeteci olarak mı görüyorsun, bir sinemacı olarak mı görüyorsun? -Ben çok meraklı bir insanım ve her zaman da öğrenmek için çabalayan biriyim. Bu yönüm evet gazeteci kimliğine yaktın ama benim insanların sesini duyurmak gibi belli dertlerim var ve onları seyirci ile buluşturmak için de sinemayı tercih ediyorum. Bence her sinemacının bir gazeteci ruhu olması lazım. Çünkü derdin varsa sinemacısın. Bu belgeselde bir haberci ya da bir sinemacı olarak en kıymetli gördüğüm nokta, olayların başrolündeki insanları bu belgesele ikna etmiş olman. Onlarla temasa geçme sürecini anlattın, peki sana güvenmelerini sağlaman için ne kadar bir süre geçti? -Araştırmadan dönerken beni arayan muhtar ile irtibatımı kesmedim. Çünkü bu kişi benim için velinimetti. Gün aşırı aradım, hal hatır sordum. Muhabbetimiz devam ederken de bilgi toplamak için sorular sordum ve çok ilginç ve güzel bir şey öğrendim. O köyden biri bizim üniversitemiz olan Gümüşhane Üniversitesi'ni bitirmiş. Ferhan Şensoy’un “tesadüfün iğne deliği” diye bir tanımlaması vardır. Böyle anlamlı tesadüfleri biz filmlere yazsak inandırıcı bulunmuyor biliyorsun. Sonra? -Bu detay beni çok mutlu etti çünkü işimi kolaylaştıracaktı. Bölüm başkanı ile irtibata geçtim, bilgilerini aldım. Artık odaklanacağımız ana karakterimize de ulaşmıştım ve hiçbir engel kalmamıştı. Bu karakterimiz bizim için çok önemliydi. Çünkü; o köyde tek okuyan ve herkesin güvendiği insandı. İkna etmek için çok çabaladım ve bir süre sonra ikna ettim. Köye davet etti. Senaryomuzu hazırlayıp ekip arkadaşım ile köye gittik. O da bizi diğer insanlarla tanıştırdı. “BANA GÜVENMELERİ İÇİN SİGARA İÇMEDİĞİM HALDE İKRAM ETTİKLERİ SİGARAYI BİLE KABUL ETTİM” Biz sinemacılar ya da halk arasındaki deyimle “filmciler”; ya çok ilgi çekici ve sıra dışı; ya da boş işlerle uğraşan, güvenilmez, yalancı insanlar olarak konumlanırız. Çekimler boyunca köyde ekibe olan ilgi ya da tutum nasıldı? Bu hikayenin dış dünyaya anlatılmasından rahatsız olanlar, size düşmanca tavır sergileyenler oldu mu, yoksa tüm süreç herkesin destek olduğu bir uyum içinde mi yürüdü? -Köye gitmeden önce o köye karşı bir önyargım vardı. Çünkü daha önce Doğu tarafına hiç gitmedim ve köy sınırda olduğu için biraz da tedirginlik vardı. Ama gittikten sonra tamamen tedirginliğim ve önyargım kalktı. O kadar çok sıcak karşıladılar ki, çok şaşırdım ve mutlu oldum. Tabii belgesel çekim sürecinde dediğiniz gibi zorluklarımız oldu. İnsanlar sıkıldı, köyden kovdular, görüntü vermek istemedikleri zamanlar oldu. Ama genel olarak destek verenler çok oldu. Zamanımız kısıtlı olmasına rağmen biz üç gün çekim yapamadık. Her ne kadar ana karakterimiz diğer insanlarla konuşsa da, diğerleri ikna olmadı. Çünkü bu zamana kadar herkes gidip çekmiş, size yardım edeceğiz demiş ama kimse de yardım etmemiş. İnsanların güveni kırılmış. Biz ilk üç gün çekim yapamadık. Kendimizi sevdirmeye, güvendirmeye çalıştık. Her şeylerine tamam dedik. Sigara içmememe rağmen sigara teklif ettiklerinde tamam deyip içtik. Bahçe temizlemelerine yardım ettik. Sordukları bütün sorulara doğru cevaplar verdik. Bir süre sonra bizden zarar gelmeyeceğini, kötü bir niyetimizin olmadığını anladılar, ikna oldular. Son 6 gün çekim yapıp belgeselimizi tamamladık. Anladığım kadarıyla bu tam olarak bir çift cinsiyet vakası değil. Çift cinsiyet konusunda dünyada da yapılmış hatta seri olarak hayata geçmiş projeler var. Ama bunun bir farkı var değil mi? -Çift cinsiyetlilik ile ilgili çok okuma yapmaya çalıştım. Çünkü çok hassas bir konu. Onların karşısına bilinçsiz ve acemi çıkmamalıydık. Birkaç doktor ile konuştum, onlardan bilgi aldım. Ama yüzünü göstermeyen karakterimiz ile bu konuyu çekime gitmeden önce konuştuğumuzda aslında bu vakanın bir çift cinsiyet vakası olmadığını, daha farklı olduğunu öğrendim. Çok şaşırmıştım. İlk defa böyle bir şey duyuyordum. Hala araştırma yapıyorum bu konu üzerine. “BÖYLE BAŞKA KÖYLER OLDUĞUNU DA DUYUYORUM” Bundan sürekli olarak bir “hastalık” olarak söz ediyorsun. Biliyorsun politik doğruculuk çağında yaşıyoruz. Terminolojiye özen gerekiyor, kelimelerimizi özenle ve doğru seçmemiz gerekiyor. Belgeselde anlattığın karakterlerle bu detayı konuştunuz mu? -Buna ben de çok özen gösterdim. Konunun muhatapları bundan kendileri de “hastalık” olarak söz ediyor ve böyle dile getirmemde bir sakınca görmediklerini dile getirdiler. Köyde bu durumun yaygın olması halen incelenmeye, araştırılmaya muhtaç bir durumda. Belgesel sonrasında bu “hastalık” dediğimiz şeyin daha da açık bir biçimde tanımlanması ve belki toplumumuzda başka bölgelerde de varsa -ki olduğunu duyuyorum- bu insanların da hayatlarına dokunup bu işi sıra dışılıktan, yönetilebilir, hayat kalitesine etki etmeyecek bir noktaya taşımak gerekiyor. Filmde bir karakterin yüzünü gizlediğini diğerinin ise bundan kaçınmadığını görüyoruz. Bu kararların alınma aşamasından ve kayıt esnasında yaşadıklarından da söz eder misin biraz? -Yüzünü göstermeyen arkadaşımız, önceden bahsettiğim üniversite okuyandı. Hastalık ile ilgili hayli bilgisi var. Çünkü zamanında çok araştırıp, doktor doktor gezmiş. Böyle bir insanın filmde olmasını çok istedim ama hiçbir şekilde yüzüyle yer almak istemedi. Biz de röportajda gölgesini alalım, diğer planlarda da omuz plan çekelim dedik ve öyle ikna ettik. Diğer iki karakterimiz için bu problem değildi ve onlardan görüntü alabildik. Söyleşileri tek seferde mi aldın yoksa bazı tekrarlar yapmak zorunda kaldın mı mesela? Derdini iyi anlatmış bir kaydı, gerçekçilik açısından yeniden alma isteğin oldu mu? Gerçeklik duygusunu tartarken titizlendiğin detaylar neler oluyor? -Röportajları tek seferde aldım. Hepsini akşam dinlerken gerçekliğini kaybetmiş gelseydi evet bir daha alırdım ama röportajları tamamen gerçekçi buldum ve bir daha alma gereksinimi duymadım. Gerçeklik duygusunu tartarken titizlendiğim sadece bir konu oldu o da duygusallık. Ben seyirciden çok yine ana odağıma yöneldim ve bu meseleye katkı sunma amacımı düşünerek filmi kurguladım. Elimde öyle röportajlar var ki, seyircileri çok rahat bir şekilde ağlatabilirdim ama bunu tercih etmedim. Amacım hastalıkla birlikte gelişen toplumsal olayları gün yüzüne çıkarmak ve konuyu tamamen şeffaf bir şekilde anlatmaktı. Film bitince köylülerle filmi izledin mi? Ya da hikayenin aktörleriyle? Neler düşündüler? -Köye gitme fırsatım olmadı ama karakterlerime filmi yolladım. Filmi çok beğendiler ve onlar da bana inanıyorlar bu filmin faydalı olacağı konusunda. Biz sinemacılar anlatılmamış bir hikayeyi anlatana kadar o hikayeler kimsenin umurunda olmaz. Ama “Sınav”ı yapınca herkes bana bir gençlik projesi ile gelmişti, “Ayla”dan sonra da, birçok insandan; “aile büyüklerinin ilginç savaş anıları olduğunu, bunların filmlerinin yapılmasını istediğini” söyleyen binlerce mesaj aldım. Sende durum nedir? Benzer geri dönüşler, talepler alıyor musun? Şu an filmim festival sürecinde olduğu için maalesef yayınlanamıyor. Yayınlandığında mutlaka böyle geri dönüşler olacaktır. Film yorumlarında, daha önce herhangi bir filmin yapım sürecinde yer alamamış kimselerin, “zannetme, öyle sanma” üzerine kurduğu eleştiriler artık gülünç bir hal almaya başladı. Söz konusu filmin yapım sürecinde bulunmadığı halde, “ekip şurada aslında şöyle yapmak istemiş” gibi tuhaf yorumlar da cabası. O yüzden bir filmin kamuya açık bir şekilde yapılmış dürüst özeleştirisini, sinemaya kafa yoran kitleler açısından çoğu eleştiriden daha faydalı ve değerli buluyorum. Fakat sinemacılar da eserlerini yani evlatlarını kitleler önünde eleştirme cesareti gösteremediği için buna da pek tanık olamıyoruz. Gel bunu bu söyleşide biz yapalım. “Pembe Kimlik”te imkanın olduğu halde becerilememiş, ya da imkan olsa şunlar da yapılabilirdi dediğin, eksik gördüğün yönler neler? İmkanım olduğu halde beceremediğim bir şeyi cidden düşünmüyorum. Çünkü ekip arkadaşımla elimizden gelenin çok daha fazlasını yaptığımıza inanıyorum. Ama elbette film daha profesyonel imkanlarla çekilebilirdi. Mesela röportajlarım çok güçlü ama görüntülerim röportajlarımı desteklemiyor. Daha iyi bir prodüksiyon lüksümüz olsaydı da röportajlarımı destekleyen görüntüler elde etseydim diyebilirim. Senaryoda zayıf olduğumuzu düşünüyorum. Senaryomuzu daha iyi bir şekilde hazırlayabilirdik. Bana bu soruyu yönelttiğiniz için teşekkür ederim. Çok özel bir soruydu benim için :) “TORPİLİM YOK, ÇALIŞIYORUM” Bütçen ne kadardı? - Biz öğrenci filmleri çekiyoruz ve tam ne kadar harcarız filme kestiremiyoruz ama gitmeden önce ufak bir hesapla yanımıza 3-4 bin TL almıştık ama filme toplam 5 bin TL gitti. Bunu tümüyle sen mi finanse ettin yoksa destekler aldın mı? - Sponsor çok aradım ama kimse destek sağlamadı. Filmin finansı tamamen bana ait. Yani ortalama bir ailenin çocuğusun ve sana bu yolculuk boyunca arka çıkıp, önünü açacak, torpiller yapacak kimse yoktu. Bunu şunun için ısrarla soruyorum, tüm genç jenerasyonlarda (bu size özel değil bizim dönemde ve benim büyüklerim zamanında da varmış) yapabilenlerin, başarabilenlerin daima torpille başardığını söyleyip duran, bu imkansızlıklar bahanesinin sıcağında yaşayan insanlar var. Oysa yaratıcılık en başta da söylediğim üzere, -bunu akıllara kazımak için her söyleşimde de söylüyorum- bir çeşit problem çözebilme kabiliyetidir. Bunun için de bir problemin olması gerek ve aksiyona geçmelisin. Bu yüzden senin gibi gerçek anlamda “yaratıcı” kardeşlerimizle gurur duyuyorum. -Teşekkür ederim. Ben Adana doğumluyum. Babam servis şoförü, annem ev hanımı, bir ağabeyim var devlet memuru. Üçüyle de gurur duyuyorum, onlar da benimle gurur duyabilsin istiyorum. İnsan kendini gerçekleştirmek ister. Bahane üreterek kendini gerçekleştiremiyorsun. Sizlerin bunun farkında olmanız ne güzel. Kurgu hikaye anlatımı ile uyarlama ya da gerçek hayat öykülerine dayanan hikaye anlatımında bir fark var. Kurguda tümüyle bağımsız olabiliyorsun. Gerçek hayat öyküleri daha kolay zannediliyor. Adeta baka baka ödev geçirir gibi yapıldığını zanneden kalabalık bir kesim var. Zaten bilmek değil de bu “zannetmek” durumu en büyük sorunumuz. Aslolan şu ki gerçek hayat tüm mantıksızlığıyla yaşanıyor. Onu filme aktarırken o mantık hatalarını da onarman gerekiyor. Çünkü gerçek hayatta hiç takılmadığımız onca mantıksızlığı bir filmde gördüğümüz zaman buna katlanamıyoruz. O zaman da bu bir “Gerçek Hikayeden Birebir” alıntı mı, yoksa “Gerçek Bir Hikayeden İlham Alıp Esinlenmiş” bir film mi ahlaki ikilemleri ortaya çıkıyor. Yurt dışında bu yüzden “inspired” ve “based on” gibi ayrı ayrı terimler kullanılıyor. Uşak’ta seninle sohbet ederken “Pembe Kimlik”i uzun metraj bir sinema filmi olarak da uyarlayacağını söylemiştin. Tecrübelerden yola çıkarak söylemeliyim ki seni zor bir yolculuk bekliyor. Nasıl bir yol izlemeyi düşünüyorsun? Söz ettiğim kavramlar üzerine hiç düşündün mü? -Uşak’taki sizin önerilerinizi ve düşüncenizi önemseyerek bir araştırma yaptım. Dediğiniz gibi beni çok zorlu bir süreç bekliyor. Kendimi hazır hissediyor muyum emin değilim ama böyle bir proje yapmak istiyorum. Bunu ne zaman yaparım bilmiyorum ama içimde her zaman olacak bu proje. Şimdi Pembe Kimlik belgeselinden farklı bir belgesel film yapma aşamasındayım. Allah izin verirse önce onu tamamlayıp sonra bunları yeniden düşüneceğim. Festivalde üç film finale kaldı, “Pembe Kimlik” ile birlikte “Acil Çırak Aranıyor” ve “Uçan Adam”. Ben üç finalist filmi de çok beğendim. Özellikle “Acil Çırak Aranıyor”un da geniş kitlelerle buluşması için bir söyleşi yapmak istiyorum, önemli şeyler anlatıyor. Sen nasıl buldun diğer finalist filmleri? -İki filmin yönetmeni de çok özgün bir konuyu ele almışlar. “Uçan Adam”ı da “Acil Çırak Aranıyor”u da TRT Belgesel Ödüllerinde izleme fırsatım oldu. İkisi de gayet başarılı projelerdi. Festival serüvenlerinde başarılar diliyorum. Bu filmlerin ekipleriyle tanışabildiniz mi, ya da zaten tanıyor muydun, görüşür, fikir alış verişi yapar mısınız? Biliyorsun çünkü festivaller biraz da bu omuz omuzalığı, yan yanalığı, kollektiviteyi sağlamak için düzenleniyor? Belki ortak projeler yaparız diye hiç düşündün mü? -Uğur ve Osman ile TRT Belgesel Ödüllerinde tanıştım. İkisi de cidden çok başarılı insanlar. Filmlerimiz hakkında yorumlar yaptık. Bir yıl içinde çok fazla festivalde denk gelemedik ama iletişimimizi koparmayıp birbirimize destek oluyoruz diyebilirim. Dünyada ve ülkemizde izleyip çok etkilendiğin, türün seyircisinin de mutlaka izlemesi gerektiğini düşündüğün belgeseleler var mı? Okuyucularımız için önerilerini paylaşman çok doyurucu olur. Dünya belgesel sinemasından önereceğim Ron Fricke’nin Samsara ve Baraka belgeseli var. Benim çok hoşuma giden iki filmdi. Ülkemizden de geçen sene Batuhan Kurt’un çektiği 'Kurbağa Avcıları' belgesel filminden çok etkilendim ve mutlaka izlenmesi gereken bir film olduğunu düşünüyorum. Burak Türten’in 'Çöp' belgeselini de önerebilirim. Bu söyleşileri biraz da sizlerin sesini duyurabilmek için yapıyorum. Son olarak, bizi okuyan seyirciler nereden ve nasıl izleyebilirler “Pembe Kimlik” belgeselini? -Şuan Pembe Kimlik belgeselimiz festival serüveni devam ettiği için herhangi bir platformda yüklü değil. Ama TRT Belgesel Ödüllerinden ödül aldığım için düzenli olarak 2 yıl boyunca TRT Belgesel kanalında yayınlanıyor. Oradan takip ederek filme ulaşabilirler.