Yiğit Güralp
Yaratıcı Yapımcı, Yazar

Fıstık Yeşili Kitaplıklar!

Kitaplık önü canlı yayınlarının bir linç gerekçesine dönüştüğü günlerde Yiğit Güralp, bir gencin en çok 10 kitabı olabileceğini uygun gören mobilyacıların genç odası tasarımlarından başlayarak bizi eğlenceli ve düşündürücü bir yolculuğa çıkarıyor: Fıstık Yeşili Kitaplıklar!

 
Çocukluğumda odama bir kitaplık ve bir çalışma masası alınma zamanım gelmişti. Mobilya mağazalarını gezmeye başladık. O dönem üzerinde bir kitaplığı olan, masası bir çekmece halinde açılıp kapanan dolaplı masalar modaydı. Bana da bunlardan alınması uygun görüldü. Zaten bu mağazalarda başka da seçenek yoktu. Fakat bu seçenek benim harçlıklarımla aldığım tüm kitaplarımı, dergilerimi, müzik kasetlerimi, filmlerimi alacak büyüklükte değildi. Ülkemizde mobilyacılık sektörü, "genç odası" dendiğinde, o gencin beş on kitabı, birkaç albümü ve bir iki tane de filmi olmasını uygun görmüş, fazlasını gereksiz bulmuştu.
 
 
Kitaplarımı, kitaplığıma sığdıramadım. Ben büyüdükçe sayıları arttı. Ev taşıdığımızda en büyük yeri kitap kolilerimiz kaplamaya başlamıştı. Yirmili yaşlarıma geldiğimde taşındığımız Bakırköy Zuhuratbaba Mahallesindeki evimizde, yatağımı pencere önüne koymuştum. Başucumda bir buçuk metre yüksekliğinde bir kalorifer peteği vardı. Bu peteğin üzerine cam bir raf koydum. Kitaplığa sığdıramadığım kitaplarımı da üzerine dizdim. Çok da güzel olmuştu. Ancak yüksek ısı, kitap sayfalarındaki nemi bir yılda kuruttu. Yepyeni kitaplar yıllarca sahaf yüzü görmüş gibi sarardı. Nemi uçan kitap sayfası gevrekleşir ve bu da güzel bir koku ortaya çıkarır. Kitaplarım eskimişti ama artık çok da güzel kokuyordu.
 
Geçenlerde 1960ların Ses dergilerini karıştırırken Nil Gerede’nin Yıldız Kenter’in evlerini gördüm. Yıldız Hanımın kitaplıkları gülümsetti. Kitap koyacak gözleri olan kanepeleri hatırladım. Nil Hanım ise benim icadımı 40 yıl önce akıl etmiş, kalorifer peteğinin üzerine ahşap bir raf koymuştu. Aklın yolu bir.
 
 
Bugün halen mobilya mağazalarına gittiğimde “genç odası” tasarımlarına bakarım. Birkaç istisna hariç, “bir gencin en çok kaç kitabı olabilir ki” anlayışıyla tasarlanan bu minimal kitaplık anlayışı maalesef halen sürüyor. Evlerimiz dar. Müteahhitlerin, kitaplığa müsait evlere tahammülü yok. Dolayısıyla mobilyacıların da fazla sayıda kitaba alerjisi var.
 
Emre Kongar'ın "Herkesten Bir Şey Öğrendim" adlı, nehir söyleşi türündeki kitabında, sevgili büyüğümüz Kongar, çocukluğunda babasının, abisiyle kendine, mezun olduklarında birer takım "Britannica Ansiklopedi" armağan etmek istediğinden söz eder. Mezuniyet armağını olarak ansiklopedi. Hem de her bir kardeş için, şahsına özel, birer takım. Nerelerden nerelere. Neden derseniz; 2019 Sonbaharında Cem Yılmaz ve Karakomik Filmler ekibinden çalışma arkadaşları, Haber Türk Televizyonunda Fatih Altaylı’nın konuğuydu. Yılmaz’ın o programda kitaplar hakkında anlattığı bir anekdot hayli çarpıcıydı.
 
Cem Yılmaz ve Profesör Selçuk Şirin; çocuklara yönelik bir kitap organizasyonunda yan yana gelme şansı bulmuşlar. Selçuk Hoca o buluşmada; “ülkemizde evlerde çocukların, değil kitapla, kitaba benzer, kitap boyutlarında bir obje ile bile tanışma/karşılaşma oranının çok düşük olduğundan” bahsetmiş.
 
Hal böyleyken, bir evde bir kitap bulunması hiç fena şey değil. Birden fazla kitap bulunması hayli iyi. Bir kitaplığınızın olması ve bunun bir canlı yayında arkanızda görünüyor olması ise insanları eleştirebileceğimiz en son şey.
 
 
Her rengi boyadın, bir fıstık yeşili kaldı" diye güzel bir sözümüz vardır. Toplumda nadir rastlanan donanım ve özelliklere sahip bazı insanlar kimi dönem linç edilirler. İlber Ortaylı, Celal Şengör hatta bazen Okan Bayülgen, kimi söylemleriyle lincin  hedefi olurlar. Bazen eleştiriler son derece haklı olabilir, keza bu donanımlı isimler gerçekten saçmalamış da olabilirler. Ama ben ağırlıkla tercihimi, linç edilen bu insanları hoş görmekten yana kullanırım. Çünkü dünyada eğer her gün birini döveceksek, öyle vasıfsız, öyle art niyetli, bomboş ve kötü insanlar var ki, bir ömür dayak atsak yine de sıra o linç ettiğiniz değerli insanlara gelmez. “Herkesi hakkını vere vere eleştirdik, sesimizi çıkarttık da sıra bu insanlara mı geldi?” diye sorarım. Mantığımı bu yönde işletirim.
 
Kitaplık tartışmalarında da tavrım bu. Her rengi boyadık geriye bir tek fıstık yeşili kitaplıklar mı kaldı?
 
Diyelim ki kitaplık önünde canlı yayın yapan bu insanların hepsi kültürlü bireyler değiller. Hatta bir kısmı bu kitapları okumuyorlar bile. Evinde kitaplığı bir süs, bir dekor olarak bulunduruyor. Olamaz mı? Olabilir. Sonuçta “Kürk Mantolu Madonna”yı pek çok insanın satın aldığını ve hiç okumadan kitaplığa kaldırdığını bugün çoğumuz biliyoruz. Ansiklopedilere kuponlarla sahip olduğumuz, dönem ödevi hazırlamak hariç kapaklarını bile açmadan yıllarca salonda televizyon büfesi süsü olarak kullandığımız bir yakın tarihten geldiğimiz ortada. Fakat burada da şu nüansı atlamamak gerek: “Bu insanlar kitapların, arkalarında bir fon oluşturacak güzelliğe, zenginliğe sahip olduğunu tartışmasız kabul etmişler. Ne kadar kültürsüz olsalar da, ne kadar yapmacık ve göstermelik davransalar da kültürün gücünü inkar edemiyorlar” Aydınlanmayı reddeden grupların var olduğunu görüyor olsak da günün sonunda herkesin, "pozunu" bir kitaplığın önünde veriyor olması çok anlamlı. Bırakın kendileri ile bu anlamda çelişsinler. İnanın bu çelişki “aydınlanmanın tarafına artı yazan, değerini arttıran” çok kıymetli bir çelişki.
 
Bırakalım insanlar pozlarını kitaplıklar önünde versinler. Askere gidenler ya da askerde bir yakını olanlar anımsayacaktır. Vatani görevini yapmaya giden kardeşlerimizin çoğu, ellerinde silahlarla, havalı olduğunu düşündükleri pozlar verirler. O silahları hiç kullanmadan askerliklerini bitirseler de tetiğine bir kez basamadıkları silahlarla poz vermeyi önemli bulurlar. Tetiğine bir kez basamadıkları silahlarla poz vermek mi, tek bir sayfasını bile açmadıkları kitaplarla poz vermek mi diye sorduğumda ben oyumu ikincisinden yana kullanıyorum. Pek çok obje ile poz verme konusunda benim favorim yine kitaplarla poz vermek. 
 
Ben de vatani görevimi yaklaşık 20 yıl önce uzun dönem yapanlardanım. Benim böyle elimde silahlı bir pozum hiç olmadı. Askerde de kitaplardan ayrılamadım. Hatta kafam, sivil hayatta olduğu üzere, sürekli ağır düşünsel, zihinsel sorumluluklar ile meşgul olmayıp daha çok bedeni, fiziki sorumluluklar içinde olduğundan, askerliğim en verimli okumaları yapabildiğim zaman dilimlerinden biridir. Her çarşı iznimde kitaplar alırdım. Gidenler bilir. Yarım boy metal giysi dolaplarımız vardır. Kitaplarımı mecburen o dolaplarda muhafaza ederdim. Ancak öyle çok birikirlerdi ki giysilerime yer kalmaz, tiril tiril olması gereken kıyafetlerimi sıkıştırmak zorunda kalırdım. Dolaplar sürekli denetlendiği için de bu kıyafetlerin böyle itiş kakış korunması pek hoş karşılanan bir durum değildi. Ben de bir yandan yeni kitaplar alırken, diğer yandan bitirdiklerimi paket yapar, posta ile eve yollardım. Keşke ordumuzda, erlerin ranzalarının, dolaplarının yanında minik bir de kitaplıkları olsa derdim.
 
İşte bazılarımız için, her şartta kitap kıymetli bir nesnedir. Kitapla poz vermek biraz da gurur vesilesidir. Bir yaşam biçimidir. Bunu sorguladığınız anda yaşam biçimlerimizi de sorgularsınız ki, bunu sorgulamak kimsenin haddi değil.
 
Sosyal medyayı aktif kullananlardanım. Yaşadığımız toplumun psikolojisini gözlemek için, sosyal medyanın en az sokak kadar yararlı bir ortam olduğunu düşünüyorum. Üstelik gözlemle, anlamaya çalışmakla, şahit olmakla geçirdiğim bu zaman, mesleğim gereği de kaçınılmaz bir ihtiyaç. Fonlarında bir kitaplıkla canlı yayın yapanları eleştiren paylaşımlar birer birer önüme düştü. Bu insanların kim olduklarını anlayabilmek ve onları biraz tanıyabilmek için hesaplarına girip biraz inceledim. Ortaya çıkan sonuç sanılandan bir parça farklı ve bu da hayli düşündürücü.
 
İlk başta eleştirilerin, entelektüel düzeyi düşük insanlar arasında yaygın olduğu kanısına kapılındı. Böyle insanlar da var ama maalesef bu eleştirileri getiren insanların önemli bir bölümü vasatın hayli üstünde, iyi üniversiteler bitirmiş, bitirdikleri üniversiteleri sosyal medya biyografilerinde bir statü olarak yazıp, kariyerini, pozisyonunu üniversitesiyle tanımlamış yüksek donanımlı kişiler.
 
Kültürü kendi tekelinin sınırları dahilinde görmek isteyenlerin bu davranış bozukluğu ile ilk kez karşılaşmıyoruz. Bütün bu alerjide aslında kitaplık, eleştirinin görünen tarafı. Buzdağının görünmeyen kısmında “kim ki bu, bunun birikimi nedir, kim oluyor ya da kendini ne zannediyor da kitaplıkla poz veriyor, onun haddine mi” gibi bir söylem yatıyor.
 
Son aylarda hayranlıkla takip ettiğim, geç keşfetmiş olmayı bir cehaletim olarak gördüğüm Besim Dellaloğlu da, bu kitaplık tartışmasının sosyolojisine dikkat çeken kıymetli bir yazı kaleme almış. O da yazısında, kitabı sadece okullarda okunup sonra da geride bırakılacak bir araç olarak gören diplomalıların varlığına ayrıca dikkat çekmiş. O yazıyı da okumanızı isterim. “Okur Yazarlığın Sosyolojisi” başlıklı yazının linkini şöyle bırakıyorum. https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/04/30/okuryazarligin-sosyolojisi/
 
Tüm bunların sonucunda bir çözüm önerisiyle yazımı noktalayayım. Sanıyorum sinirler evde oturmaktan fena halde harap oldu diye iyimser düşünelim. İstanbul, Ankara, Antalya, İzmir, Mersin, Adana gibi Büyük Şehir Belediyelerinin, pandemi dönemine özel kurdukları “Psikolojik Destek Hatları” var. Kitaplık önünde yayın yapan insanlara kafayı takanların bu hatlardan yararlanmalarını öneriyorum. Telefon numaralarına herhangi bir arama motorundan kolaylıkla ulaşabilirler. Yakın geçmişte “eğitim şart” ifadesi önemli bir sözdü. Artık eğitimin tek başına yeterli olmadığını görüyor ve bunun yanına “tedavi de şart” sözünü eklemeyi öneriyorum. 
 
Sağlıkla
 
Yiğit Güralp
https://twitter.com/YigitGuralp https://instagram.com/yigitguralp