Ege: Üçüncü kitap sürprizlerle geliyor... 300 yıldır unutulan bir adamı hatırlatacağım!

Ege:+%C3%BC%C3%A7%C3%BCnc%C3%BC+kitap+s%C3%BCrprizlerle+geliyor...+300+y%C4%B1ld%C4%B1r+unutulan+bir+adam%C4%B1+hat%C4%B1rlataca%C4%9F%C4%B1m%21;
ABONE OL
Ünlü şarkıcı Ege, "İsyan" adlı ilk romanının ardından, geçtiğimiz haziran ayında okurlarına ikinci bir roman sürprizi yaptı ve Alfa Kitap'tan yayınlanan "Asil Dedenin Düğünü" adlı kitabını edebiyatseverlerle buluşturdu. Bu kez Türkiye'nin son dönemde yaşadığı en büyük komplolarından biri olan Ergenekon-Balyoz kumpasında mağduriyet yaşayan bir akademisyenin hayatını anlatan Ege, aşk temalı ilk romanı "İsyan"dan sonra yazarlık serüveninde bir nevi ters köşe de yapmış oldu. Tarih sayfalarına kara bir leke olarak kazınacak olan o kumpas süreçlerini, hem eleştirel, hem de gerçekçi bir anlatımla okuyucuya sunan "Asil Dede'nin Düğünü" kitabının doğuş hikayesini ve yazım aşamalarını Medyakoridoru'na anlatan Ege, "Bu Cumhuriyet tarihinin değil, belki de dünya tarihinin en büyük komplolarından biri" diyor... Kitabın sarsıcı hikayesine geçmeden önce kapak tasarımını çok şık ve farklı bulduğumu söylemeden edemeyeceğim… Sevgili Faruk Baydar’ın imzası var kapakta. Faruk, ilk kitabın da kapağını tasarlamıştı. Dolayısıyla oradan doğan bir dostluğumuz var. Aynı zamanda yazar antrenörlerimden biridir ve kitabın her aşamasında onun fikrini almışımdır. Çok katkısı olmuştur. Bana “Acele etme, kapat kitabı demlensin biraz” demişti. Yani unutup tekrar bir okuyucu gibi okumamı istedi. İkinci bir eleştiri daha getirmişi ama onu söylemeyeceğim. O eleştirisinden sonra ‘adam haklı’ dedim ve oturdum 25 sayfa daha yazdım. O demlenme süreci çok değerlidir… Ne yazdığımı zaten bilmiyordum. Yazıyorsun ve kapatıyorsun. 4 ay sonra okuduğunda ise hakikaten başkasının romanıymış gibi okuyorsun. İyi bir okur olduğum için de kendi kitabımı eleştirebildim. Bu büyük bir avantaj. Ne kadar sürdü peki yazım süreci? Yaklaşık 7 ay sürdü. Güzel bir sürede yazmışsın… Evet ama o demlenme sürecinden sonra 20 sayfayı çıkarıp 35-40 sayfa daha yazdım. Çünkü başlı başına bir hayatı anlatıyorsun ve o hayatın içinde kendi kurgusu var. Bir kitabın sadece kurgusu ve derinliği değil, inandırıcılığı, tutkusu ve hikayenin akışı da çok önemli. Belki de ben o kadar çok kuru kitap okudum ki kendi okuyabileceğim kitabı tasarladım. (Gülüyor) Kitabın başkahramanı Asil Dede, yaşanmış bir hayatı temsil ediyor ama bir yandan da ikinci bir yaşamı daha var. İkinci hayatı tamamen kurgu mu? Akademisyen tarafına baktığımızda; çevremizde saygı duyduğumuz, inandırıcılığı yüksek kanaat önderi dediğimiz pek çok insan da yaşadığımız bu süreçte zulme uğradı, karalandı ve itibarsızlaştırılmaya çalışıldı. Onların ortalamasıdır diyebilirim. Uhrevi tarafına baktığımızda ise hepimizin bir kahramana ihtiyacı var aslında. Saygı duyacağımız ve önderliğine inandığımız… Bu insanın da özellikleri belli. Hoşgörülü, bilge ve uzlaştırmacı olması gerekiyor. Atatürk’ten bu yana aranan önder niteliği bunlar. Savaş kazanan ya da düşman yenen değil, insanları bir araya getiren bir umut çatısı altında toplayabilen liderlere ihtiyacımız var. Keza bunu Asil Dede’nin, gardiyan Bekir karakteriyle olan diyaloglarında çok net görebiliyoruz. Onun hayatını değiştiriyor. Bu noktada okura hangi mesajı vermeye çalıştın? Aslına bakarsan Bekir karakteri şu andaki Türk insanının ortalaması. Sadece para kazanmak ve yaşamak için hayata tutunan, hobisi olmayan, kendini geliştirmeyen, kendisi dışında bir dünyanın farkında olmayan biri. Kötü biri değil elbette. İyi bir insan. Ama sistemin içinde sıkışıp kalmış ve birey olarak hayatın kıymetini anlayan, empati kurmayı öğrenen, karşısındakine özen gösterdiğinde aynı özeni alacağını gören bir insan modeli. Hele büyük şehirlerde hayat biraz daha zor. Sadece topluma değil, kendimize karşı da yabancılaşıyoruz. O yabancılaşmayı Bekir üzerinden anlatmak çok doğru geldi bana. Sanırım bunu da başardım diye düşünüyorum. 10 yıl önce yaşanan Ergenekon-Balyoz kumpasını anlatıyorsun ama şu anda da benzer zulümler yaşanıyor aslında. Keza o dönemde çok acı verici olaylar yaşandı ve bugün hala o günlerin acısını yaşamaya devam eden insanlar var. Bir sürü yapay deliller vardı. “İnanmıyorsunuz ama bakın delilleri de burada” deyip, kamuoyunun gözünde de çok büyük bir komplo kuruldu. Sen itiraz ediyorsun, ‘olur mu canım koskoca devletin yetiştirdiği paşa, akademisyen, gazeteci’ diyorsun, “Ama bak burada delil var” diyorlar. Delil ne olursa olsun o işin yapıldığını gösterir bir kanıt. Bütün bu süreçte sadece Cumhuriyet tarihinin değil, belki de dünya tarihinin en büyük komplolarından biri bu. Çünkü Atatürk modernizminin dünyaya getirdiği çocukları tasfiye ettiler. Yani laik, seküler ama fırsat eşitliğinin tam olduğu, dil, din, ve ırk seçmeden Anadolu’nun kasabasındaki zeki çocuklar toplandı, bir eğitimden geçti ve bu ülkenin dinamiklerini oluşturdu. Şimdi ise o dinamiklerin hepsini tasfiye ettiler, liyakatı bitirdiler. Geriye ise içi boş bir silahlı kuvvetler, içi boş bir sağlık sistemi, eğitim sistemi, yargı sistemi ve en kötüsü de içi boş bir basın kaldı. Umarım bir daha böyle bir komplo yaşamayız… Ancak benzer bir olay daha yaşansa, sence halk bu kez sesini çıkarır mı? O refleksi koruduğumuzu düşünüyor musun? Türkiye’de artık kırılmalar var. Her şeyden önce herkes başkasının başına geldiğinde “Bana ne canım, bana dokunmuyor” diyordu ama Türkiye’de artık herkese her şey dokundu. Herkeste derin bir öfke, hayal kırıklığı ve sorgulama süreci var. Üstü kapatılan şeyler yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Ergenekon-Balyoz daha yeni yeni çöktü. Bütün bu süreç içinde sanıyorum hepimizin baştan beri bir sorgulama dönemi başladı. Bunun dışında da insanlar o koşullanmış çaresizlikten kurtuldu. Yani birey olarak oy vermenin ne kadar kıymetli olduğu ortaya çıktı. Bundan sonra sandıklar daha dikkatli bir şekilde kontrol edilecek, insanlar oylarına sahip çıkacaklardır diye düşünüyorum. Türkiye'de kendini güvende hissediyor musun? Gideceğimiz başka bir ülke olmadığına göre o güvenliği biz sağlamak zorundayız. Bu ülkede yaşıyorsak, hem anayasal haklarımızı hem de görevlerimizi sonuna kadar kullanıp yerine getirmeliyiz. Peki ilk kitabın “İsyan”da 4 gencin hikayesini anlatmıştın, o gayet otantik bir aşk hikayesiydi. Şimdi ise oldukça sert bir hikaye ile karşımızdasın… Bu rota değişimi nasıl oldu? Yazar olarak başka bir açıya kaydığımın farkındayım. Ama sert değil aslında. Bir anda siyasi bir alana geçiş yaptın ama… Aslında bu bir siyaset değil, şu anda yaşadığımız ortamın bir fotoğrafı çekildi. Sıradan insanın hayatını da gördük, ülkedeki büyü komployu da. Bunu resmi tarih yazacaktır muhakkak. Ancak bütün o resmi sayfaların soğukluğu içinde insan unsurunu göremeyeceğiz. Benim yapmaya çalıştığım, insan unsuru üzerinden bu dönemin fotoğrafını çekmekti. İşin içine insanı sokmadığın zaman alacağın dersler ya da uyarılar hep boşa gidiyor. Komutanlar, paşalar, akademisyenler, yazarlar içeriye girdi ama aileleri daha büyük bir hapishaneye düştü… Dışarıdalar ama eşleri dostları artık gelmiyor, telefonlarına çıkmıyor, yalnızlar ve yalıtılmış durumdalar. Sadece içeri girenin değil, dışarıdaki yakınlarının da bir dramı var yani. Kitabın bir bölümünde bu konuyla ilgili çok vurucu bir diyalog da var… Gardiyan Bekir, “Acaba onlar mı tutuklu, yoksa ben mi” diyerek sorgulamaya başlıyor artık. Sistemin içerisinde sıkışıp kalmış ve sesini çıkaramıyor… En büyük çaresizlik… Çünkü sesini çıkarırsa işinden olacak, işinden olursa eve ekmek götüremeyecek. Şu anda yaşadığımız dönemle çok benzer bir şey bu. Aynı şey tabii ki. Evet bir ülke politize olmalı ama böyle olmamalı. Yani politik düşüncelerinden dolayı kimse içeri atılmamalı, işinden olmamalı ve dışlanmamalı. Hepimiz aynı gemideyiz evet ama birbirimizin fikrine de saygı duymak zorundayız. Bir işi biri daha iyi yapıyorsa da o iş ona verilmeli. Birisinin dayısı, tanıdığı ya da partiye kayıtlı olduğu için değil... Peki Ergenekon-Balyoz sürecini anlatırken destek aldın mı birilerinden. Mesela kitabın girişinde teşekkür ettiğin kişilerden biri de gazeteci ve belgesel yapımcısı Tuluhan Tekelioğlu… Yazar antrenörlerimden biridir Tuluhan. Çok iyi bir okurdur aynı zamanda. Dava dosyalarına baktın mı peki? Dosyalara bakmadım ama Ergenekon’dan hapis yatmış insanlarla ve aileleriyle görüştüm. Kitap fikrini duyunca tepkileri ne oldu? Beni şarkıcı olarak tanıdıkları için “Hadi canım ne yazacak” diyerek kafalarında soru işareti kalmıştı. Ben yazarlığa alıştım ama tabii ki okuyucunun benim yazarlığıma alışması zaman alacak bir şey. Çünkü edindiğim bir mesleğim var ve insanlar beni öyle tanıyor. Bunu kırmak gerçekten çok zor. Mesela yazarlıkla ilgili bir söyleşiye gidiyoruz, “Bize bir şarkı söyler misiniz” diyorlar hemen. (Gülüyor) Peki bu durumu kırmak istiyor musun? İyi olur. Çünkü bir şeyi yazmak emek, enerji ve zaman istiyor. Zamanımı buna harcıyorum, okuyucunun önüne geldiğinde olmuş ya da olmamış diye karar verebilmesi için 20 sayfa yetiyor. O yüzden insanların kitaba başlarken ‘bunu şarkıcı Ege yazmış’ demeleri yerine, ‘bunu bir yazar yazmış’ demelerini tercih ediyorum. Çünkü o zaman önyargısız başlayabiliyor kitaba. Aldığın en yoğun eleştiri neydi? Sen de dahil olmak üzere “Bu kadarın beklemiyordum” yorumu… (Gülüyor) Ben de dahil insanları şaşırtmak ne hissettirdi sana peki? Ciddi bir onur duyuyorum şaşırdıklarını görünce. Ama aynı zamanda bir sorumluluk da yüklüyor bu durum bana. Sevdiğin bir yazarın yeni bir kitabı çıktığında bir beklentiyle alıyorsun artık. O yüzden o da bir sorunluluk yüklüyor işin gerçeği. İlk kitaba nazaran ikinci kitabını sen nasıl değerlendiriyorsun peki? İlkinde yazarlık kapısını aralamıştın. Şu an için durum hangi aşamada sence? Dönüp ilk kitabım İsyan’ı tekrar okudum. Sonra acemiliklerimi görüp güldüm. Şimdiki aklım olsaydı bunu yazmazdım dediğim zamanlar var ve bayağı sıkı bir aşk romanıymış. O dönemler ‘hayır, aşk romanı değil’ diyerek itiraz ediyordum ama neden olmasın. Ancak öyle de gitmezdi. Neden? Genelde ilk kitaplarda hep öyle söylenir, elindeki malzemeyi kullanıyorsun, yaratıcı gücünü kullanıyorsun, bildiklerini kullanıyorsun. Ama ikinci kitapta bildiklerimin dışında, bilgi toplamaya, arşiv taramalarına başladım, insanlarla konuştum. Kitaptaki kişiler ve hikayelerin hepsi hayali mi? Hepsi hayali. Yani gidip birinin tanıklığıyla dinleyip de yazdığım hiçbir şey yok. Peki nasıl tepkiler geliyor insanlardan? İnsanların sinir uçlarına dokunuyor galiba. Çünkü genellikle ağladıklarını söylüyorlar. Bu ajitasyondan kaynaklı bir şey değil ama okuyanlar umut dolu bir gözyaşı döküyorlar. Bir taraftan da sahne hayatına devam ediyorsun. Sahne de oldukça çok yorucudur. Yazarlık ve sahne yaşamı yan yana zor olmadı mı? Ne şarkı söylemek ne de yazmak benim için bir iş değil. O nedenle zevk alıyorum. Yani bir hobimden diğerine geçiyormuşum gibi bir durumu var. Şarkı söylemenin konsantrasyonu başka. Örneğin sahneden önce kalabalık içinde olmayı sevmem. Kuliste yalnız olmalıyım. Çünkü dışarıda seni bekleyen bir kitle var ve enerjini onlara hazırlaman lazım. Yazarlık da öyle. O da bir yalnızlık gerektiriyor. Kitapta aynı zamanda ciddi bir basın eleştirisi de var. Keza o dönemde bazı gazetelein ve televizyonların bu komploya ne denli destek verdiğini de hep birlikte görmüştük. Peki bugün başına bir şey gelse hakkımı savunacak gazeteciler var bu ülkede diyebiliyor musun? Arkadaşlarım var. (Kahkahalar) Benim haricimde… (Kahkahalar) Son 15 yıldır yok sayılan bir adamım. Neden yok sayıldığını düşünüyorsun? Kötü çocuklardanım, o yüzden. (Kahkahalar) Buna rağmen ben duruşumdan ve cesaretimden vazgeçmedim. Çünkü beni asıl yargılayacak olan basın değil, sokaktaki insanın vicdanı. Dışarı çıkmaktan korkan bir adam değilim. İnsanlar sevgi ve saygıyla yaklaşıyor. Demek ki ben insanların hem vicdanında, hem zihninde, hem de kişisel tarihlerinde kıymetli bir bireyim. Şu an yeni bir kitap hazırlığı var mı? Evet var. Yine ters köşe mi yapacaksın? Öyle bir niyetim var. Bazen bir şeyi düşünürsün ve onu tamamlayacak unsurları evren sana getirir ya, şu an öyle oluyor. Biraz daha küçük düşündüğüm bir hikaye tesadüflerle büyüdü ve 15 bin sayfalık bir arşive dönüştü. Yine bu tarz bir hikaye mi gelecek? Bunu da çok zorlamak istemiyorum. Evet beklentiler var ama bu sorumluluk duygusu da “Hay Allah yapmam lazım” şeklinde değil. Çünkü beni zorladığı anda kaçıracak biliyorum. Yani ben eğlenmeye devam etmeliyim. Şu an 40 sayfa kadar yazdım. Kalın bir kitap olacak. Ne zaman raflarda olacak, bir tarih belirledin mi? Gönül isterdi ki önümüzdeki mart ayında basılmış olsun ama yetişmeyecek gibi görünüyor. Bir süre Halep’te kalmam gerekecek. Hatay, Reyhanlı ve Paris gibi yerlerde dolaşıyor hikaye. 17. yüzyılda yazılmış ve Türkiye’de basılmamış bir kitap var. Tesadüfen 1993’de Papa arşivlerinde bulunuyor. 1994 senesinde Fransızcaya çevriliyor. O kitabı getirttim ve Türkçeye çevirttim. Peki sen nasıl ulaştın o kitaba? Diyorum ya, evren… (Gülüyor) Bu kitap sayesinde 300 yıldır unutulan bir adamı hatırlatacağız ve bir seyahatnamesi Türkçeye çevrilecek. Son olarak, Kurtuluş Savaşı Destanı yazmaya başladığını açıklamıştın bir röportajında. Nasıl başladı bu çalışma, detay alabilir miyiz? Ben hala Kurtuluş Savaşı’nda olduğumuza inananlardanım. Hem sosyal, hem kültürel, hem ekonomik hem de fiili bir savaşın içindeyiz. Hep denediler, denediler ve şu anda çok ciddi bir aşamadalar. Rusya ile Amerika arasında sıkışıp kaldık. Biz Kurtuluş Savaşı’nı doğru aktaramadık. Doğru aktarmak adına bir şey yapmak gerekiyordu. Ben de 100. yılında Kurtuluş Savaşı Destanı yazmaya karar verdim. Bugün eğer bu topraklarda bağımsızca nefes alabiliyorsam, fikrimi söyleyebiliyorsam, o gün kanını dökenlerin sayesindedir. Onlara olan minnetimi anlatmak adına böyle bir şeye giriştim.
twitter takip